31 Aralık 2014 Çarşamba

Potansiyele yatırım: Alexander Milosevic


İsveç ligini düzenli olarak takip eden biri değilim ama -ki zaten ülkede bunu yapan birkaç kişi var ve onları takip etmekten de keyif alırım- arada bir belli oyuncular veya takımlar için maç izlerim. (Bir dönem Johan Larsson için Elfsborg maçlarını takip etmek gibi) Milosevic'in gözüme çarpması da bu tip dönemsel İsveç takiplerinden biri sırasında oldu. Baştan not: Bu yazının arkasında "Zamanında ben bulmuştum zaten" veya "Madem gündemde, daha dumanı tüterken yazı yazıp ekmeğini yiyeyim" gibi bir mantık yoktur ki Milosevic konusunda Sercan Soykan ve Emrah Çetin'in benden daha bilgili olduğu konusunda sizi temin edebilirim. Sadece kendi perspektifimden anlatayım istedim.

Hatırlarsınız belki, geçen yıl çoğu lig bittiğinde Dünya Kupası'na kadarki süreçte oluşan boşluk için İskandinav liglerinin ilaç gibi geldiği bir dönem vardı. Benim gibi "Ne lig olsa izlerim abi" diyenler için en azından. O dönem rastgele İsveç liginden maçlar izlerken Youtube'da "joffes" nickli bir arkadaşın AIK'in oynadığı tüm maçları Youtube'a yüklediğini fark ettim, merak ve can sıkıntısıyla o maçları izlerken de gözüme takılan oyunculardan biri Milosevic olmuştu. Siz de eğer Milosevic hakkında videolardan daha fazlasını görmek istiyor ve bol vakte sahipseniz Youtube'daki AIK maçlarını öneririm.

Sırp bir baba ve yarı İsveçli yarı Fin bir annenin oğlu olarak İsveç'te doğup büyüyen Alexander bu sayede Brezilyalılar gibi uzunca bir isme sahip olmuş; Tam adı Goran (aynı zamanda babasının adı) Alexander Sjöström Milosevic ama biz ona arkadaşları gibi Alex diyeceğiz.

Biyografi kısmını kısa kısa geçeceğim; Stockholm'ün Rissne adlı banliyösünde büyümüş bir göçmen çocuğu Alex. Rissne'yi gerçekten çok seviyor, öyle ki kolunda "Rissne" yazılı bir dövme var. Tıpkı aile fertlerinin isimlerinin yazılı olduğu tekmeliklerinden birinde olduğu gibi. Alex'in Rissne sevgisi sadece bunlarla sınırlı kalmıyor, 2013 yılında milli takımdan da yakın arkadaşı olan John Guidetti ile birlikte "Olympique Rissne" adlı bir takım kurdular, logo tasarımı için Twitter'dan ilan verdiler, kulüp yanılmıyorsam 4. ligde oynuyor şu an.



Gördüğünüz gibi hayatında önemli yer tutan iki ülkeye de eşit derecede sevgi besliyor Alex. Milli takım kariyerinde U17 düzeyinde Sırbistan forması giyerken U19'da tercihini İsveç'ten yana yaptı. Hatta 2011'de Stockholm'de oynanan Sırbistan-İsveç U21 hazırlık maçında da görev aldı. Bu konuda şöyle bir açıklama yapmış; "Eğer bir seçim yapacak olursam İsveç'i seçerim. Burası hem doğduğum hem de bana çok şey kazandırmış ülke ama Sırp kökenli olmakla da gurur duyuyorum."

Gerçek hayatta da FM'de de wonderkid

Milosevic henüz 18 yaşında Arsenal,Liverpool,Juventus gibi devlerin radarına girer. Kariyerine forvet olarak başlayıp, orta sahaya evrilen, son olarak da stopere dönüşen biri için hiç fena değil. 2011 yılında Celtic ve Fiorentina ile deneme idmanlarına da çıkan Milosevic için ayağının kırıldığı ve sahalardan uzun süre uzak kaldığı 2012 kabus gibi geçecek ama sonradan Fulham, Tottenham Hotspur, Werder Bremen gibi takımların ilgisini çekmeyi başaracaktı. Mevki dönüşümünü geç tamamlamış genç bir yeteneğin kariyerinin neredeyse başında böyle ciddi bir sakatlık geçirmesi elbette beklenen gelişimi göstermesine engel olmuştu ama Milosevic sakatlık dönüşünde ağır ağır da olsa yükselmeyi başarmış bir isim.


İdolü vatandaşlarından Nemanja Vidic olan Milosevic, 2013 Ağustos'unda yapılan hazırlık maçında Manchester United karşısında forma giyip Giggs, Van Persie gibi oyunculara karşı mücadele ederken maç sonrasında idolünün formasını almanın mutluluğunu yaşadı.

İsveç'in bu yıl Avrupa Şampiyonası elemelerinde Fransa'yı ses getiren maçlar sonucu eleyen U21 takımının kaptanı olan Milosevic A milli formayı ise 2 kez giydi. Bunlardan birinde oyuna sonradan dahil olurken, diğerinde Moldova ile oynanan hazırlık maçında çoğunluğunu İsveç liginde göze giren ama A milli tecrübesi pek olmayan oyuncuların oluşturduğu takımda yer aldı.


Açıkçası en son 2011'de FM oynadığım için Milosevic'in FM'nin "kelepir wonderkidlerinden" olduğunu bilmiyordum. Hakkında araştırma yaparken bol bol capsle karşılaştım. Kah BVB, kah Arsenal, kah Manchester United'a transfer yapmış FM13'de. Misal;


"FM diyorsa doğrudur" savı hatrına öylesine paylaştım, gerçek hayatta şu gelişiminin yarısını göstermesi bile kendisini transfer edecek takımı ihya eder.

Şimdi illaki "18 yaşından beri takip edilen, hatta sakatlıktan sonra bile ilgi çeken bir oyuncu bu yaşına kadar AIK'de kaldı?" soruları olacaktır, ki bu doğal, elimden geldiğince yanıtlayayım;

1- Geçirdiği sakatlık gelişimine önemli sekte vurdu ve kendisinin transferini büyük takımlar için kumara dönüştürdü. Büyük takımlar bu tip oyuncular için kumar oynamaktansa onların orta seviyedeki takımlarda nasıl gelişeceğini izlemeyi tercih eder. Yani Milosevic Beşiktaş'a veya Anderlecht'e transfer olursa Arsenal (veya o seviyede bir takım) muhtemelen kendisini takibe devam edecek, Alex yeterli seviyeye çıktığı zaman "parayı bastırıp" transferi bitirecek.

2- İskandinav kültürü. Alex eğer Sırbistan'da doğup büyüse, farz edelim ki Partizan'da forma giyiyor olsa çok daha erken yaşta yurt dışına transfer yapardı. Ancak İskandinav oyunculardaki kariyer hırsı Balkan veya Güney Amerika, Afrika gibi coğrafyalardaki meslektaşlarıyla bir değil. Alex de sakatlık sonrası gelişimini yavaş ama sağlam adımlarla acele etmeden İsveç'te sürdürdü.
Nasıl bir oyuncu?



Çoğu kişi Milosevic'in ismini 2012 yılında Sundsvall'e orta sahadan attığı golle duydu. Açıkçası bunun rastlantı olmadığını söyleyebiliriz, zira kendisi bulunduğu lig ve takım itibariyle topla çokça oynayan, topla çıkan ve fırsatını bulduğu zaman "uzaktan yapıştıran" bir stoper. Şurada kendisinin golle sonuçlanmayan bir diğer uzaktan şutunu görebilirsiniz. Görüntüyü izlediyseniz yukarıda neden "bulunduğu lig ve takım itibariyle" ifadesini kullandığımı anlamışsınızdır. Türkiye'de bir stoperi kolay kolay "Gel bize bu şutu çek" diye teşvik etmezler. Yine de devam edelim, uzun paslarda başarılı bir isim Youtube görüntülerinde de yer aldığı üzere. Ligin en güçlü ekiplerinden AIK rakip yarı sahaya tamamen yayılan dominant bir takım olduğu için Milosevic de çoğu zaman topla çıkan, orta sahadaki pas trafiğinin bir parçası haline gelebilen, atak yönlendirebilen bir oyuncu. Bunun bazı olumsuz etkileri de olabiliyor. Mesela bazen kendisini kaptırıp savunmadaki yerini kaybedebiliyor veya orta sahada top kaybı sıkıntıya yol açabiliyor. Tabi bunların sürekli yaşanmadığını, arada sırada gözüme çarptığını belirteyim. Beşiktaş'a gelirse elbette bu kadar rahat oynamayacak ve topu çıkarma görevini daha çok Pedro yerine getirecektir ama Alex de uzun paslarıyla atak başlatabilir.

Alex malumunuz, 1.91 boyunda, yani Pedro'nun eksik yanı olarak görünen hava topları hakimiyeti konusunda doğuştan bir avantajı var. Bunu ileri çıkıp köşe vuruşlarında goller bularak da gösteriyor. Hava toplarında genellikle istediğini yapabilen bir oyuncu, nesini eleştirebiliriz? Bu boy ve fizikle daha agresif, korkutucu olabilir. Bazen fazla "iyi niyetli" kalabiliyor markaj kısmında. İlerleyen yıllarda hava topuna çıktığı gibi rakibi dağıtan, korkutucu bir figüre dönüşmeli, bence dönüşecektir.


Agresiflik konusu biraz çetrefilli. Aslında Milosevic yeterince cesur. Tekmeye kafa uzattığı, rakibe kararlı ve oyun kuralları içinde (bazen zamanlama hatası nedeniyle dışında) sert müdahaleleri var. Ancak ceza sahası içinde daha agresif olabilir. Bazen "Burası benim evim ve burada kuralları ben koyarım" mesajını veremediğini gördüm. Yukarıda geçen yerleşim hatalarıyla da bağıntılı elbette. Bu konuda şöyle bir vine çektim.

Milosevic aslında bu maçta çok iyi oynuyor, zaten takımı da maçı 4-1 kazandı. Ancak skor 3-0'ken gördüğünüz üzere bir anlık konsantrasyon kaybı, pozisyonu okumakta ağır kalmak ve yeterince çevik davranmamak arkasındaki oyuncunun golü atmasına neden oluyor. Bu arada belirtelim; Milosevic 2 dakika sonra duran topta kafayı vurup hatasını telafi ediyor. İşte o maçtaki tüm goller

Biraz da Milosevic'in ilk gözüme takıldığı zamanlardan tuttuğum notları paylaşayım;

- Takımın sevilen ve yeteneklerine saygı duyulan isimlerinden. Yaşına rağmen itibarı sağlam.
- İsabetli uzun pasları var. Takımın görünmez oyun kurucusu denebilir.
-  Agger'in tekniğini, Hangeland'ın fiziğini andırıyor.

                                       "kafayı kazıtınca hafiften Skrtel'i de mi andırıyor ne?"

- Jonas Olsson ve Mikael Antonsson'un yaşı ilerliyor, yakında A milli takımın önemli bir parçası olur
- Gelişimini sürdürürse Almanya ve hatta İngiltere'nin kalburüstü takımlarına yükselebilir.
- Pedro'yu tamamlayabilir.

Sonuç ve transfer mantığı

Alexander Milosevic görüşmeler için İstanbul'a geldiğinde kendisiyle ciddi olarak ilgilenen diğer iki takım Anderlecht ve Sporting. Yana yakıla stoper arayan Sporting sonradan çekilse de (En azından Milosevic hakkında çıkan haberlerde Anderlecht daha yoğun olarak geçiyor) Anderlecht'in ciddi ciddi kendisini istemesi, yatırıma değer bulması önemli bir nokta. Yazının başlığında da geçen "Potansiyele yatırım" önemli bir nokta. Milosevic ufak tefek eksiklerini giderdiği takdirde çok daha üst seviyelere çıkmasını sağlayabilecek kapasiteye sahip. Anderlecht'te bu gelişimi gösterebilir,Beşiktaş'ta? Beşiktaş da Pedro Franco transferiyle bu konuda kendini kanıtladı. Yavaş yavaş da olsa doğru hamleler yapmaktan korkmuyor artık. Eğer 2.4 milyon euroya transfer ettiğiniz stoper sizde gösterdiği gelişimle Kolombiya milli takımına çağrılıp ünlü takımlar tarafından izlenir hale geldiyse, halihazırda İsveç milli takım havuzunda yer alan 22 yaşındaki Milosevic'e 900 bin euro bonservis, 500-600 bin euro maaşlık bir yatırım yapmak oldukça mantıklıdır. Üstelik sezon sonunda sözleşmesi sona erecek Sivok'un devre arasında bonservis bırakarak ayrılma ihtimali de gerçekleşirse Milosevic transferinin maliyeti daha da azalacak.

Evet, herkesin dilinde "Pedro'nun yanına daha tecrübeli, sert bir stoper gerekiyordu" sözü var ve bu haksız bir fikir değil ama Beşiktaş'ın çektiği kredilerin transfere gideceğini düşünmemek lazım. (Yani mutlaka gidecek ama paranın çoğunluğu stada gidecek) Beşiktaş'ın şu ekonomik durumda transfer öncelikleri orta saha ve sağ bek olup minimum 4-5 milyon euroya mal olacak Younes Kaboulvari bir transfer yerine halihazırda hiç fena olmayan stoper rotasyonuna sağlam bir potansiyel eklemek mantıksız değil.

Sonuç olarak, henüz netleşmiş bir şey yok ama imzalar atılırsa ve Milosevic Beşiktaş formasını giyerse yıllarca hayalini kurduğum transfer hamlelerini görmek beni çok sevindirecek ve geleceğe dair umutlandıracak. Aylar önce şu yazıyı yazmış biri olarak Beşiktaş'ın transferde böyle hamleler yapması beni çok sevindiriyor. (hayır ağlamıyorum, gözüme bir şey kaçtı)


12 Aralık 2014 Cuma

Disiplinli ve tutkulu


Merhaba, uzun zamandır buralara bir şeyler yazmıyordum, dönüş çok özel bir maç sonrasına kısmetmiş. Tottenham maçından hareketle geleceğe uzanan yolda kısa kısa bazı noktalara değinelim.

Öncelikle şu "Tottenham'ın yedek kadrosu" konusuna girelim. Tottenham oldukça geniş bir kadroya sahip ve bu sayede Europa League ve Premier Lig maçlarında iki ayrı takım çıkarabilecek durumdaydılar, çıkardılar da. Ancak kadrolarının şöyle de ilginç bir durumu var, o da birkaç oyuncu dışında kimse için "Şu şunun yedeği" diyememek. Lloris,Eriksen,Vertonghen dışında kimse için Europa'da yerine oynadığı oyuncudan kötü demek mümkün değil. (Evet, Adebayor da dahil. Zaten şu sıralar ellerindeki 3 santrfordan as konumda olanı bu sezon çıkış yapan Kane)

Tottenham'ın Ba-Veli-Atiba'dan yani takımın %60'ından yoksun Beşiktaş karşısındaki 11'ine bakalım;

Kalede Swansea'den as kaleci olarak gelen, Hollanda milli Vorm
Sağ bekte geçirdiği sakatlığa kadar PL'in en iyi sağ beklerinden, İngiliz milli Kyle Walker (9 ay sonra ilk maçına çıktı)
Stoperler kaptan Kaboul ve Romanya milli Chiriçheş. Evet, ilk tercihler Vertonghen-Fazio ancak bu ikisi Süper Lig'de olsa dünyanın en iyi stoperi olduklarını düşünebileceğiniz adamlar. Tottenham'da bekleneni veremeyen Chiriçheş'in Juventus-Roma gibi takımların takibinde olduğunun altını çizmekte yarar var. Kaboul ise bu sezon toplamda Fazio'dan daha fazla süre almış.
Sol bekte Rose var, kendisi İngiltere U21 takımının önemli isimlerinden. Oynatılmayan ve bu sezon Swansea'den gelen Galli Ben Davies'le arasında fark yok.

En can alıcı noktaya, orta sahaya gelelim; tek "ön libero" Necip'in rakipteki karşılığı Paulinho-Stambouli ikilisi. Bugünlerde istenmeyen adam haline gelen Brezilyalı geçen sezon başında 20 milyon euroya alınırken, bu yaz Stambouli için Montpellier'ye 6 milyon euro ödendi. Son haftalarda Pochettino'nun ligdeki tercihi Ryan Mason-Nabil Bentaleb'den yana, peki bu iki genç Paulinho-Stambouli'den daha mı iyi? Hayır. Zaten Tottenham'ın sorunlarından birisi de bu, kadrodaki oyuncuların %90'ının eşit kalitede olması. Bu arada Paulinho hayranlığımı gizleyemeyeceğim. Her ne kadar Tottenhamlılar "Bundan sonra ona Paul denmeli, ne zaman Brezilyalı gibi oynar, o zaman -inho takısını hak eder" diyedursun bence Spurs'ün iyilerindendi. Türkiye'ye gelse ülkedeki en iyi orta saha olduğu tartışılmaz kendisinin. İngiltere'ye uyum sağlayamadı hepsi bu. Onun dışında Dembele'yi, İngiliz milli takımına çağrılmış Townsend'i, sonradan oyuna dahil olan Lennon ve Lamela'yı katmıyorum bile.

Her neyse, bu kadar Tottenham konuşmak yeterli, anlatmak istediğimi anlatabilmiş olduğumu umuyorum. Şimdi asıl konumuza gelelim, "biraz da Beşiktaş konuşalım"

Tutku+Disiplin+Yetenek+Dinamizm = Görsel Şölen


Geçen sezon başındaki Bilic-Özen hamleleriyle herkesin diline dolanan "Dortmund olmak" kavramı aslında Türkiye'ye oldukça ters. Beşiktaş gibi bir takımın krizden çıkana kadar üst üste birkaç sezon ligin orta sıralarında dolanması mümkün değil bir kere.

Bu yaz transfer tercihleri ve özellikle Avrupa'daki maçlarda oynattığı futbol bana Bilic'in Atlético Madrid'i fazlasıyla örnek aldığını düşündürüyor. Önce tüm yaz süren "10 numara" arayışı sırasında Feyenoord karşısına 4-4-2 ile çıkıp "Bana kanatlarda da oynayabilecek biri lazım" dedi, sonrasında da bu oyunu oynayarak başarıya ulaşmış Atlético'da yer almış Sosa'da diretti.

Borussia Dortmund ve Atlético Madrid'in en önemli ortak yanları ikisinin de birer "hoca takımı" olması. Klopp ve Simeone'nin etkisi sahadaki en yıldız oyuncudan daha fazla. Bu adamlar sadece birer teknik direktör değil, aynı zamanda takımların ortaya koyduğu karakterin önemli parçaları. Bilic'in de pek çok tercihi eleştirilebilir ama oyuncularına aşıladığı takım ruhu, mücadele azmi tartışılmaz.

Beşiktaş tıpkı Atlético gibi yıldız olanı olmayanı fark etmeden mücadele edip ( Veli'nin tabiriyle köpek gibi koşup) hücuma işi uzatmadan, direkt çıkıp kaliteli ayaklarla sonuca gidiyor. Bu kaliteli ayakların çoğunun genç ve yakın arkadaş oluşu da biraz Dortmund'u andırıyor. Yani Beşiktaş bir yandan Dortmund ve Atlético tarzını harmanlarken bir yandan da özgün dokunuşlarla kendi kimliğini yaratıyor. Dokunuş derken Cenk Tosun'un golü öncesindeki iki dokunuşun Gökhan Töre ve Olcay Şahan'dan gelmesi bazılarına olayın yabancı sınırıyla değil de plan-program ve takım kimyasına uygun doğru hamlelerle alakalı olduğunu göstermiştir herhalde. (Sınır kalksın tabi, ama sen Pandev-Krasic-Julio Alves falan getireceksen hiç kendi yetersizliğini sınır saçmalığıyla örtmeye kalkma)

İlk yarıda 4-1-4-1 dizilişiyle sahada olan Beşiktaş'ta ataklara yön verecek, oyunun temposunu ayarlayacak ve genç yerli oyuncuları sakin bir şekilde yönetebilecek tek isim olan Sosa rakip kaleye daha yakınken etkisizdi. O, kendisinden çok daha güçlü oyuncuların yakın markajında etkili olamadıkça Kerim-Gökhan-Olcay ve Cenk de iyi niyetlerine rağmen organize olamadı. Bilic'in Trabzonspor maçında da uygulattığı "beklerin nadiren çıkması" komutu açık alan yakaladığında tehlikeli olacak Spurs'e az alan bıraktı ama kenar oyuncularının merkeze kat ederek oynadığı takımın önlerinde açılan kulvarı sık ve etkili işleyecek beklerle hücum kalitesini 2 gömlek yükseltebileceği de ortada. Bilic bu iki maçta elinde bu tipte bir sağ bek olmaması ve rakiplerin gücünü göz önünde bulundurarak doğru olanı yaptı.

İkinci yarıda Bilic'in 4-2-3-1'e dönüp Sosa'yı daha geriye çekmesi çok iyi bir hamleydi. Sosa bu maçta hücumda pek etkili olamasa da savunmaya verdiği özverili katkı ve öne attığı çabuk paslarla durumu kurtardı. Necip de özellikleri ölçüsünde görev verildiğinde iyi bir orta saha jokeri olabileceğini gösterdi. Oyun yönlendirebilecek, topu ayağında tutup takıma nefes aldırabilecek biri değil ama rakibi bozabilecek, fizik mücadeleden asla kaçmayan biri malumunuz.

Gökhan Töre hem çok teknik hem de güçlü. Omuz koyuyor, top çalıyor. Omuz koyuyorlar yıkılmıyor, inat ediyor çabalıyor. Şu görüntüsüyle Avrupa'ya transfer yapması en muhtemel Türk oyuncu durumunda. Biraz daha topsuz oyun geliştirmesi elzem tabi.


Kerim Frei ilk günkü halinden çok uzakta. İlk zamanlarını hatırlayın, kafasını kaldırmadan Pacman gibi ilerleyip kalabalığa giren ve topu kaybeden arkadaş artık pasını verdikten sonra yerinde durmuyor, koşusunu devam ettiriyor. Bu bir alışkanlık haline geldi onun için. Ayrıca güçleniyor da, 10 kez ikili mücadele kazanarak bu alanda Necip'le birlikte takımın en iyisiydi. Bilic'in onu kenarda değil merkezde kullanması da Sosa'nın geride oynayabileceğini, hücum hattının çok daha keskin hale gelmesini sağlıyor.


Olcay Şahan son iki maçta altını çize çize savunma yönünün ne kadar kuvvetli olduğunu, Cenk Tosun ise has bir "golcü" olduğunu gösterdi. Demba Ba'nın her maç birkaç kez uyguladığı "rakip savunmacının hata yapma ihtimalini gözeterek hamle yapma" davranışını da repertuvarına ekleyebilmeli, o zaman sınıf atlayacaktır.

Bazılarının bir türlü beğenemediği ama Beşiktaş'a gelip 1 sezon geçirdikten sonra Kolombiya Milli Takımı'na çağrılan Pedro'nun sapasağlam çıktığı 4. Premier Lig rakibi maçıydı bu. Aslında yıllar önce şans bulup bugün as stoper haline gelmiş olması gereken ama yanlış ülkede doğduğu için Ersan'ın sakatlığı sonrası üst düzey bir maçta sahaya girebilen Atınç da oldukça başarılıydı. Havadan geçit vermeyişi kadar uzun paslarının etkinliği de yerindeydi. Gaziantepspor maçına Ersan ve Sivok yetişemezse bile kimsenin gözü arkada kalmayacaktır herhalde.

Bu arada maçtan sonra saha kenarında ve tünelde gördüklerim Beşiktaş'ın nasıl "güzel" bir oyuncu topluluğuna sahip olduğu konusunda bir kez daha emin olmamı sağladı. Sakatlığı nedeniyle oyundan çıkan Ersan'ın maç sonunda gülerek "Her yerde de lider olunmaz ki ama ya" deyişi, Cenk Tosun'un mütevazılığı, Atınç'ın övgüleri sadece gülümseyerek ağırbaşlı bir şekilde karşılayışı oldukça güzeldi.

Beşiktaş genç ve tutkulu oyuncularının mücadelesi, önemli yetenekleri ve takım ruhuyla sahada büyürken kenarda hocası da takımla büyüyor, öte yanda stadı her gün biraz daha yükseliyor. Her şey yavaş yavaş gelişiyor. Yapılması gereken tek şey sabırlı olup gelişimi sürdürecek doğru adımları atmak. Böyle giderse bu takım daha çok karanlık aydınlatır.

4 Kasım 2014 Salı

İngiltere'nin en iyi akademisi


Bu yaz Luke Shaw, Adam Lallana, Calum Chambers gibi akademi mahsullerini büyük takımlara satışıyla bir kez daha gündeme geldi Southampton akademisi. Önceki yıllarda Londra'ya yolladıkları eski öğrencileri Gareth Bale, Theo Walcott ve Oxlade-Chamberlain de cabası. Ancak bu sezon herkesin onlardan bahsetmesine neden olan kadronun neredeyse tamamının satılması ve başarılı menajerlerinin ayrılışı sonrası lige yurt dışından gelen oyuncular ve hocayla "toplama" bir takım havasında girip herkesi kendilerine hayran bırakmaları elbet.

Telegraph yazarı Henry Winter birkaç gün önce Southampton akademi koordinatörü Martin Hunter'la bir röportaj gerçekleştirmiş, ben de bu röportajdan bazı önemli kısımları çevireyim dedim. Maksat bir şeyler okuyup aydınlanmak.

Hunter söyleşiye bu yaz yaşananlarla ilgili konuşarak başlıyor; "Dışarıdan bakanlar bir panik halinden, en iyi oyuncularımızı sattıktan sonra küme düşeceğimizden bahsedip duruyordu ama bir planımız vardı, hep bir planımız vardı. Çocukların kalitesini görebiliyorduk, bu yaz yeni oyuncular gelene kadar U21 takımından 13 oyuncu A takımla çalıştı."

Daha önce Bradford,Stoke,Norwich,Watford gibi kulüplerde ve İngiltere Futbol Federasyonu bünyesinde çalışmış Hunter Southampton'u çalıştığı en iyi kulüp olarak niteliyor. "Yönetimde müthiş bir birliktelik var. Burası daha önce çalıştığım her yerden milyonlarca daha iyi ve bunun sebebi kulüp içindeki insanlar. Bu yaz yaşananlar da çalışan herkesi daha da motive etti."

"İş için doğru adamı (Koeman) bulduk ve paramızı akıllıca harcadık. Tüm bunlar olurken altyapı oyuncularımız A takımla çalışıyordu. Ronald onları iyice gözlemledi ve sonunda A takımın kadrosunun yarısının kendi yetiştirdiğimiz oyunculardan oluşmasını kararlaştırdık. Ronald bu konuda oldukça yapıcı, Mauricio (Pochettino) da öyleydi."

Hunter Southampton'daki akademiden A takıma uzanan yolculuğu "patika" olarak tanımlıyor. O ve 50 kişilik ekibi 5 yaşından itibaren kulübe katılmış her oyuncuya saha içinin yanı sıra karakter gelişiminde de yardımcı oluyor. Kulüp kapısından giren bir çocuk "Southampton Usulü" olarak tanımlanan prensiplerle tanışıyor; "Daha iyisini hedefleme", "Saklanmama", "Yenilik", "Bütünlük", "Saygı", "Birlikte kalıp birlikte savaşmak"


Hunter devam ediyor; "Amacımız potansiyeli mükemmeliyete dönüştürmek. Antrenörlerden 3 şey istiyoruz; oyuncuların antrenman sonrasında iyice çalışıp terlemiş, mutlu ve bir şey öğrenmiş olması."

"11-12 yaşına gelip temel prensipler öğrenilene kadar oyuncuları mevki bazlı çalıştırmıyoruz. Birkaç değişik pozisyonda oynasınlar istiyoruz. Calum Chambers bu yüzden, oyun farkındalığını arttırması için 1 yıl kadar orta sahada oynatılmıştı. Şu an her yerde oynayabilecek durumda."

Barcelona gibiyiz ama daha akıcı!

"15 yaştan itibaren epey akıcı bir 4-3-3 oynuyoruz. O kadar akıcı ki 4-3-3 olduğunu görebileceğiniz tek an santra anı. Oyuncularımızın hareketliliği ve çok yönlü olmaları önemli. Mesela şu an Swindon'da kiralık oynayan savunmacılarımız Jack Stephens ve Jordan Turnbull üçlü savunmayla oynuyor ama bu onlar için bir sorun değil. Bizim oyuncularımız her sistemde oynayabilir."

"Barcelona'nınkine benzer bir felsefemiz var. Hatta bir ara Barcelona'dan görevlilerle ortak sunum yaptık. Southampton'dan herhangi bir çocuk Barcelona'ya kolaylıkla uyum sağlar. İzlediğim Barcelona idmanlarında gördüğüm kadarıyla onlar taktik konusunda bizden daha katılar; "3 numara 6 numaraya pas atacak" "6 numara 7 numaraya pas atacak" gibi...Biz onlardan daha akıcı ve serbestiz."



"Yurtdışından birçok kulüp neler yaptığımızı görmek için bizi ziyaret ediyor. En son Heerenveen ve Malmö geldi. Villarreal'le bağlantı halindeyiz."

"Eğer Southampton'a geldiyseniz ve iyi bir oyuncuysanız mutlaka şans bulursunuz. Oyuncuları çok sıkı çalıştırıyoruz. Disiplinsizliğe tahammülümüz yok ve oyuncuyu gerçekten üzecek tipte cezalar veriyoruz; oynamalarına izin vermeyip antrenmanı izleme, fazladan koşu cezası veya "Sen oynamıyorsun, o oynuyor" demek gibi."

Hunter bundan sonraki kısımda oyuncuların küçük yaşta karakter bakımından olgunlaştığını söylüyor. "Ward-Prowse hep aklı başında, yaşından olgun bir çocuktu. Theo Walcott, Luke Shaw da öyleydi. Hepsi sadece sahada değil, hayatta da kazanan insanlar olarak yetişti."

Hunter, Luke Shaw'ın fazla kilolarıyla ilgili tartışma hakkında yorum yaparken şunları söylüyor; "Luke çok iyi bir çocuk ama insanlar bazen onun ne kadar genç olduğunu unutuyor. Kendisiyle ilgili hiç disiplin sorunu yaşamadık. Aksine her oyuncumuz gibi onun da küçük yaşta ailesinin yardımı olmaksızın ayakta durmasını sağlamaya çalıştık ve bunu benimsedi. Çok küçük yaşta yemek yapmayı öğrenmişti."

Hunter'ın yaptığı ilginç ve önemli yorumlardan biri de altyapı hocalarının maaşlarının iyileştirilmesi gerekliliği üzerine; "Bu konuya önem verilmeli. En iyi antrenörler altyapıda çalışmalı."

Bir yorum da ebeveynler üzerine; "Bazıları çocuğu sağılacak inek gibi görüyor, açgözlüler. Bazılarıysa gerçekten çocuğun iyiliğini istiyor. Bizim için ebeveynlerle iletişim esastır ve görüşmelerimizde asla lafımızı sakınmayız. Çocukları hakkında ne düşünüyorsak aynen söyleriz."

"Birçok oyuncu genç yaşta kulüpten salıveriliyor. Bu işin en zor kısmı. Hayallerinin kırılması, onlara burada yapamayacaklarını söylemek gerçekten zor ama alternatif yaratmaya çalışıyoruz. Tıpkı Bayern'de A takıma çıkamayan gençlerin diğer Bundesliga takımlarında oynaması gibi..."

Peki Hunter Southampton'un kapıyı gösterdiği çok yetenekli bir genç hatırlıyor mu?

"Hayır. Southampton'da yeteneğin kokusunu alma konusunda iyiyizdir."

28 Ekim 2014 Salı

Jeneratör lazım


Selam. Bu yazıyı uzun tutmayacağım. Cuma günü son derse girip "Evet çocuklar, yoklamayı alıp şu iki konuyu bitirip erken çıkalım" diyen öğretmen gibiyim şu an. Kayseri Erciyesspor maçı özelinde birkaç konuya kısaca değinip erken çıkacağız, merak etmeyin.

Bir süredir Beşiktaş'ın hücum anlayışında önemli yer oynayan yardımcı forvetlik mevzusunu biliyorsunuz. Beşiktaş hücumdayken rakip ceza sahası çevresinde birbirine yakın konumlanmış oyuncuların paslaşmaları ve çok oyuncuyla alana yayılarak illaki bir iki kişiyi boşta bırakma teması üzerinden ilerliyor birkaç maçtır. Belirgin olarak Sivasspor ve Partizan maçlarını bu anlayışın zirvesi olarak gösterebiliriz. Olcay ve Gökhan çizgide değil, Ba'ya yakın halde, Atiba zaman zaman Ba ile forveti çiftleyecek şekilde alana yayılıyor ve kalite de devreye girince kilit açılıyor.

Kerim'i kazanmak

Erciyes deplasmanında ilk yarıda bunun yapılamadığını gördük. Kadroda bu işi en iyi uygulayan isim olan Olcay'ın sakatlığının da etkisi vardır elbet. Yerine giren Kerim'in en büyük dezavantajı oyunu pek iyi okuyamaması, baskı altında topu ayağına dolaştırıp ezmesi ve topsuz oyundaki eksikliğiydi. Aynı Kerim atılan 2 golde de topsuz alana koşularıyla ümit verdi.


Ümit veren bir tablo bu. Atiba yine forveti çiftlemiş, rakip savunmadan bir oyuncuyu kendi üstüne almış ve "Siz kaçın, ben onları oyalarım" diyor. Oyuna sonradan girmiş ve yukarıda bahsettiğim hücum prensibine nispeten uzak iki oyuncu, Cenk ve Kerim de Atiba ile bir üçgen oluşturuyor. Beşiktaş'ın hücumlarında her zaman bu üçgeni kurabilmesi lazım. Üçgen olmazsa Gökhan'ın ikinci yarıda bir süre kendi kendine 2-3 rakibin üstüne gidip top ezdiği, demoralize olduğu anları görürüz. Üçgen varsa üretkenlik ve rakip yarı sahaya penetrasyon var, huzur var.

Tabi burada Atiba'nın ince dokunuşla Kerim'e yaptığı asisti üzerinden biraz da hakkını verelim. Sivas ve Partizan maçlarından beri kendi çapında bir Yaya Toure performansı sergiliyor Atiba. İleride oynamaktan keyif aldığı da bir gerçek, geride Veli de varken hücum-savunma dengesini kurabiliyor hem, bu da Beşiktaş'ın hücumlarına hep +1 ekliyor.

Neyse, orta saha konusuna birazdan geleceğiz, Kerim konusunu bitirelim.

İkinci golde yine Kerim damgası var, hatta bu sefer daha da belirgin bir damga.


Kerim topla ilerliyor. Herhangi bir üçgen imkanı görebiliyor musunuz? Hayır. Bu arada Atiba yine ileride, Ba ile forveti ikilemiş. Buna iyice alışmış belli ki. Burada Kerim'in bir şeyler yapması lazım. Rakibine feyk atıp ilerliyor, hareketlenen Ba'ya topu veriyor ve koşusuna devam ediyor. Kilit hareket bu.


Burada Ba topu Kerim'e oynayıp ilk golün kopyasının çıkarılmasını sağlayabilir, Kerim de bu beklentiyle koşuya devam ediyor zaten. Ba dönüp vurmayı seçiyor ve Kerim yaptığı koşunun ödülünü kale ağzında gol vuruşunu yaparak alıyor. 2. gol tamamıyla Kerim'in üretimidir ve kendisinin kazanımı yolunda dev bir donedir. İki golde de topsuz hareketlenmeler gelişen oyun aklının belirtileridir zira.

Ortaya jeneratör şart!

Geldik ortaya. Atiba'yı yukarıda övdük. Uzun süredir "al-ver-alan daralt" oynayan Atiba artık ikinci forvet dedik. Kendisi aynı zamanda pas istasyonu.

Bilic 64. dakikada golü bulmak için risk almak zorundaydı ve bu risk Atiba veya Veli'den birinin çıkarılmasını gerekli kılıyordu. Gerek Atiba'nın hücum hattındaki etkinliği, gerekse Veli'nin sarı kartlı oluşu ışıklı tabelayı 8 numaraya çevirdi. Cenk oyuna girdi, 6 dakika sonra da yukarıdaki üçgeni oluşturup golde önemli rol oynadı zaten.

Beşiktaş'ın bir gole daha ihtiyacı vardı, onu da 85'de buldu. Bundan sonra 10 kişi kalmış ve oyuna iki forvet almış (Necati,Edinho. Bu arada Necati'yi 72'de oyuna alırken Edinho gibi bir forveti 86'ya kadar kenarda tutan bir taktik dehaya hem 3 puanı hem Gökhan'ı yedirmek çok acı) ve baskı kurmuş rakibine karşı direnç göstermeli Beşiktaş. Bilic ne yapıyor? Bu uğurda Oğuzhan'ı çıkarıp Sivok'u alıyor. Bunu daha önce iki kez Pedro'yu alarak yapmıştı zaten. Yani rakibi kale önünde karşılayacağız. Peki.

Yenen ikinci gole bir yerden açıp bakarsanız Necip'in markajındaki Edinho'yu kaybetmesinden başka bir şeyi göreceksiniz; Atiba'nın yanı sıra Cenk ve Kerim'in geri gelip pres yapmasına rağmen topun bir şekilde rahatça Murat'a gelişi. Onun ortasında gol geliyor zaten. Senin markajındaki adamı unutup onu golle baş başa bırakan bir savunmacın varsa rakibi kale önünde karşılamak büyük kumardır.

Beşiktaş hücumlarda gücünü orta sahadan alırken bu durumlarda karanlıkta kalma riskiyle karşılaşıyor. Kaldı ki Atiba ve Veli'nin taktik icabı değil, sakatlık (vur masaya), ceza nedeniyle sahada yer almadığı zamanlar da olacak. O zaman kenarda bir jeneratör bulundurmak şart. Oyuna direnç katıp yenen baskıyı karşılayacak, aynı zamanda pas yapıp oyun kurulmasına yardım edecek. O jeneratör şart.

Yazıyı bitirmeden kısaca şu 3. gol meselesini açıklayayım elimden geldiğince. "3. golde Motta'nın neden kadrajda olmadığını" sormuştum bir tweetimde. Motta'nın %99 ihtimalle pozisyona yetişemeyeceğinden de korneri kullanan isim olduğundan da haberdarım, ama sen o durumda tahmin yürütemezsin. 2 kare göstereceğim, dikkat ederseniz Necip'in 2 golde yaptığı hatalara girmiyorum, herkes olayın farkında.


Korner kullanılmış, savunma topu karşılamış, top Necip'e gelmiş. Tüm bunlar olurken Motta'nın ve Ersan'ın rakip ceza sahası çevresinde kalması normal, top oraya gelecek zira. Yukarıdaki kare Necip'in topu rakibe tesliminden birkaç saniye sonrasına ait. Ersan kayıptan sonra depara başlıyor, uzak köşede de hareketlenmiş Motta'yı görüyoruz. Necip de kadrajda, kaleye ilerleniyor.


Bu da gol anı. Pedro'nun müdahalesiyle top Cenk Ahmet'e geliyor, o da vuruşu yapıyor. Necip en geride, Ersan penaltı noktası civarında, Motta? Bakın tekrar söylüyorum, golde Motta'ya pay biçme gibi bir amacım yok. Ersan'ın, bir stoperin aynı hizadan deparla geldiği noktaya bakıp Motta'nın kadrajda bile olmamasını merak etmek bu sadece. Yorgunluk derseniz anlarım. Bence salt yorgunluk değil aynı zamanda oyunu okumada eksiklik var. Tıpkı ilk yarıda topu içeri çevirmek varken sol çaprazdan sol ayağının dışıyla şut çekmesi gibi. 

Not: Yenen gollere pek eğilmedim, Pedro'nun hatasını es geçtim sanılmasın. Hava toplarında zaten baskın bir stoper değil Pedro ama rakibi bozabiliyor. Bu pozisyondaysa Boye'nin itiş kakışına cevap veremiyor ve bozuluyor. Sıçrama konusunda da sorunlu. Pedro'nun daha "keskin" bir hale gelmesi lazım.

Sonuç? Sonuç olarak bu takım adım adım büyüyor. Bu mağlubiyetten gerekli dersleri çıkarıp Fenerbahçe karşısına çıkacaklar. Yapı itibariyle geçen sezonki Galatasaray maçını andırıyor, bu sefer geride kalan 1 yılda psikolojik olarak nasıl bir ilerleme gösterdiklerine bakacağız.

20 Ekim 2014 Pazartesi

Yardımcı forvetlerin zaferi


Beşiktaş'ın Eskişehirspor'la berabere kaldığı maçın ardından yazdığım yazının başlığı "Tahmin edilebilirlik Olimpiyat'tan da beter!"di. Stadın futbol oynamayı elverişsiz kılan şartlarının yanında saha içinde bir türlü akmayan oyunun rakiplerin gardını alması için fırsat oluşturduğunu, Beşiktaş'ın daha akıcı, daha tahmin edilmesi zor bir oyunla denge bozması gerektiğinden bahsetmiştim.

Bilic, orta sahanın merkezine bir adet transfer isteyip istemediği sorulduğunda Veli-Atiba ikilisini zorunluluklar dışında bozmayı düşünmediği için "Necip var" bahanesine sarılmıştı. Her maçın ardından şu yazının ikinci paragrafındaki şeyleri farklı cümlelerle anlatmayı gerçekten hiç ama hiç istemiyorum, ama üzgünüm ki sorun bu. Veli ve Atiba kötü mü oynuyorlar? Hayır. Veli'nin performansı geçen sezona göre biraz düşük kalıyor olabilir ama o aslında halen eskisi kadar mücadele ediyor, basıyor, hatta Eskişehirspor karşısında gördüğümüz üzere sorumluluk alıp ara pası da deniyor. Ya Arsene Wenger'in iki maç sonunda en çok beğendiği Beşiktaşlı olan Atiba? O da işini gayet iyi yapıyor. Sorun da bu zaten; Beşiktaş Atiba-Veli ikilisiyle Arsenal,Tottenham gibi takımların karşısına çıkıp rakibi mücadele ederek bozma, kazanılan topları kanatlardan etkili çıkışlarla kullanma planını başarıyla uygulayabilir, ancak Beşiktaş'ın sezon boyunca bu tipte oynayacağı maç sayısı da 5-6'yı geçmez. Beşiktaş orta sahanın merkezinden top çıkaramıyor, göbekteki bu iki çalışkan isim hücumların yönünü çabuk ve etkili şekilde değiştiremiyor. Rakip ceza sahası çevresinde dolanıp gol tehdidi üretemiyor. 
Sezon başından beri göbekteki ikilinin hücumlarda yeterince etkin olamadığından ve hücum hattına köprü olamadığından dem vuruyoruz, bu eksiklikten yakınıyoruz. Squawka'nın bu sezon Süper Lig'i de dahil etmesiyle ortaya çıkan istatistikler de bu durumun altını çiziyordu;

(Bu hafta oynanan maçlar dahil edilmemiştir)


Veli-Atiba'nın toplamda çoğu zaman stoperler arasında oynayan Mehmet Topal kadar "anahtar pas" atabilmiş olması ciddi bir sorundur. Tabloda yer almayan ancak maçlarda göze çarpan hareketsizlikleri de. Peki Sivasspor karşısında durum böyle miydi? Hayır. İkisi de daha önce olmadığı kadar hareketliydi, hücumlarda ekstra adam, yardımcı forvet oldular ve Ba'nın üstündeki yükü hafiflettiler. Yine Eskişehirspor beraberliği sonrasında ne demişiz;

Süper Lig'de 13-14 takımın diğerlerine nasıl oynayacağı aşağı yukarı bellidir, hepimiz bunu biliriz. Büyük takımların zaman zaman kale önlerine çekilen Pamukkale Turizm otobüslerini devre dışı bırakmak için ezber bozmaları gerekir. Geçen sezon Ersun Yanal'ın skora ihtiyaç duyduğu çoğu maçta çözüm olarak FM'de Overload tuşuna abanırcasına forvet hattını 4'lemesinin (yazıyla DÖRT) sonuç getirmesinden de anlayacağınız üzere rakipleriniz taktik zekası üst düzey catenaccio müritleri değildir. Biraz risk almak, biraz şansla birleştiğinde sizi ödüllendirir.
Yardımcı forvetler Atiba ve Veli

Veli'nin ilk yarıda kaleci Ertuğrul ve sonrasında direğe takılan şutunu hatırlayın. Orada yaptığı dikine koşunun benzerini Olcay'ın golünde de yapıyor aslında;


Kareye baktığınızda Veli sanki zaten oradaymış gibi bir çıkarımda bulunmayın, Veli bir sprintle oraya varıyor. Bu rakip savunmanın dengesini bozan türden bir harekettir.

Peki Atiba? Maçın en tahmin edilemeyen adamı Atiba'ydı. Topla çıktı, ceza sahasına yaptığı koşularla Ba üzerindeki markajın hafiflemesini sağladı. Bunlara birkaç örnek var;


Atiba'nın arka direğe yaptığı koşu. Birkaç saniye sonrasında top önce Gökhan'a, sonra Serdar'a gelecek ve onun ortasında savunmanın dengesini bozan Atiba, Ba'ya kafa vuruşu şansı verecek.

Bir de Atiba ile alakası olmayan ancak "tahmin edilemezlik" açısından önemli sayılabilecek bir pozisyon var;

İkinci golden saniyeler önce. Ceza sahası içindeki Atiba pozisyonun devamında solda, takımın kağıt üstünde sağ açığı Gökhan merkezde, kağıt üstündeki sol açık Olcay da her zamanki gibi forvet koşusunda;




  Olcay'dan bahsetmemek de olmaz tabi. İlk yarıda topa dokunmadan Veli'yi pozisyona sokan, Atiba'dan gelen topu ayağının içiyle rakip stoperin üstünden Ba ile buluşturan, üçüncü golde pozisyonu çok iyi okuyup Ba'dan pas geldiğinde bocalamadan gol vuruşunu yapan Olcay bir kez daha sol kanat değil, yardımcı forvet olduğunun altını çizdi. Onun tehlike yaratabilmesi için de boşalttığı alanlara yukarıdaki karede olduğu gibi Atiba'nın, Motta'nın, sahadayken Sosa'nın yerleşmesi gerekiyor. İlerleyen haftalarda Sosa gibi hareketli bir sorun çözücü ve Ba ile orta saha arasında köprü kurabilen Mustafa'nın da takıma eklenmesiyle Beşiktaş çok daha akıcı, rakibin dengesini çok daha fazla bozan ve "her an gol bulabilir" mesajını çok daha net veren bir ekibe dönüşebilir.
Önemli Not: Bursaspor maçının ikinci yarısından itibaren bulduğu şansları iyi değerlendiren Serdar Kurtuluş ilk yarıda yaptığı ve ilk golün altyapısını hazırlayan hata dışında sahanın en iyilerindendi. 10 ile maçın "En çok ikili mücadele kazanan", 4 kezle de maçın "En çok hava topu kazanan" ismi olan Serdar, ikinci yarıda yaptığı bindirme sonrasındaki ortasıyla da Ba'yı golle burun buruna getirdi. Sakatlığı önemli bir kayıp.


YENEN GOLLER VE DURAN TOP SAVUN-AMA-MASI

"Beşiktaş bu sezon ligde 3'ü kornerden 4 gol yedi."

Kalan bir gol de Rize maçında, taç atışından. Yani Beşiktaş ligde henüz akan oyunda gol yemedi. Peki Sivasspor maçında yenen iki golde hatalar neydi?

İlk gol

İlk golde neredeyse herkesin tespit ettiği hata şuydu; "Gökhan adamını kaçırıyor". Bu hem doğru hem de yanlış zira Da Costa Gökhan'ın "adamı" değil! Ligin gole en yakın stoperlerinden biri olan Da Costa'yı Gökhan mı marke eder? Kaldı ki pozisyonu tekrar tekrar izlerseniz aslında Gökhan'ın Da Costa'yı marke etmediğini, Da Costa'nın hızlanarak topa giderken Gökhan'ın olaydan habersiz olduğunu göreceksiniz. Yani Carlos, Beşiktaş'ın duran toplarda ezbere savunma yaptığını tahlil etmiş ve en önemli gol silahı Da Costa'yı denge bozucu unsur olarak kullanmaya karar vermiş, başarılı da olmuş.



İkinci gol

Yine köşe vuruşu, yine markajdan kurtulan ve hiç marke edilmeyen oyuncular;




Yuvarlak içindeki eşleşmeler; Olcay-Burhan, Sivok-Da Costa (ilk golden ders alınmış) ve Veli-Utaka.

Markajı belli olmayan Sivasspor oyuncuları: Ümit Kurt, İbrahim Toraman ve Hakan Arslan.

Bir de şöyle, atış henüz kullanılmadan önceki duruma bakalım, bu sefer görüntü çok daha net;




Toraman, Ersan tarafından Hakan Arslan da Necip tarafından marke ediliyor. Toraman'ın arkasındaki Ümit'i de Atiba engelleyecek, planımız bu. Peki plan nerede bozuluyor? 

3 kareyle onu da gösterelim;

1- Da Costa geriden ivmeyle gelip kafayı vuruyor, Sivok onu engelleyemiyor.



2- Çıkan karambolde Necip markajındaki Hakan'ı kaybediyor.


Pozisyonu iyi okuyan, karambolden yararlanan Hakan da golü atıyor. Necip'in markajındaki Ahmet Aras'ı unutup Sivok'un kontrolündeki Utaka'ya yaklaştığı diğer pozisyonun vine görüntüsü de şurada.

Takım savunmasını geliştirip yenen gol sayısını azaltan, akan oyundan gol yemeyen bir ekip yaratan Bilic elbette bu daha kolay problemleri çözebilecek biri. Zamanla bu tip basit hataların ortadan kalkacağını umuyorum.










28 Eylül 2014 Pazar

Tahmin edilebilirlik Olimpiyat'tan da beter!


Evet, Beşiktaş'ın başında Olimpiyat Stadı belası var. Gücünü büyük ölçüde taraftarının verdiği enerjiden alan bir takım için oluşabilecek en kötü tribün şartlarının yanı sıra yarım yamalak işlenmiş tarla görünümündeki zemine bir de Balkanlardan gelen soğuk hava dalgalarını kale arkalarından buyur eden mükemmel mimarisi eklenince bu statta maç kazanmak Eskişehirsporlu Erkan Zengin'in dediği gibi imkansızlaşıyor. 

Evet, bu zeminde futbol oynanmaz. Beklenebilecek en makul şey skoru bulup oyunu kontrol altında, rakibi kaleden uzakta tutup galibiyete uzanmak. İşin ilginç yanı, Asteras ve Eskişehirspor maçlarında Beşiktaş'ın işin zor kısmını başarıp 1-0'dan sonra uyuyakalıp rakibi oyuna dahil etmesi ve sahadan 1-1'lik beraberlikle ayrılması. Beşiktaş Olimpiyat Stadı'ndaki son 16 maçında kaybetmemiş, bunların yarısı beraberlikse öyle istatistikten kime ne?

İki paragraf ayırdığım Olimpiyat Stadı'nın futbol oynamaya zerre elverişli olmayan şartlarından daha önemli sorunları var Beşiktaş'ın. O da biraz üstte bahsettiğim "Skoru koruduğunu ve oyunu kontrol ettiğini sanan ama aslında bunu yapamayan" bir takım görünümünde olmaları. Bu aslında sorunun detayı, sorunun asıl hali; tahmin edilebilirlik. 

Bilic, orta sahanın merkezine bir adet transfer isteyip istemediği sorulduğunda Veli-Atiba ikilisini zorunluluklar dışında bozmayı düşünmediği için "Necip var" bahanesine sarılmıştı. Her maçın ardından şu yazının ikinci paragrafındaki şeyleri farklı cümlelerle anlatmayı gerçekten hiç ama hiç istemiyorum, ama üzgünüm ki sorun bu. Veli ve Atiba kötü mü oynuyorlar? Hayır. Veli'nin performansı geçen sezona göre biraz düşük kalıyor olabilir ama o aslında halen eskisi kadar mücadele ediyor, basıyor, hatta Eskişehirspor karşısında gördüğümüz üzere sorumluluk alıp ara pası da deniyor. Ya Arsene Wenger'in iki maç sonunda en çok beğendiği Beşiktaşlı olan Atiba? O da işini gayet iyi yapıyor. Sorun da bu zaten; Beşiktaş Atiba-Veli ikilisiyle Arsenal,Tottenham gibi takımların karşısına çıkıp rakibi mücadele ederek bozma, kazanılan topları kanatlardan etkili çıkışlarla kullanma planını başarıyla uygulayabilir, ancak Beşiktaş'ın sezon boyunca bu tipte oynayacağı maç sayısı da 5-6'yı geçmez. 

Beşiktaş orta sahanın merkezinden top çıkaramıyor, göbekteki bu iki çalışkan isim hücumların yönünü çabuk ve etkili şekilde değiştiremiyor. Rakip ceza sahası çevresinde dolanıp gol tehdidi üretemiyor. Mevzuya istatistiksel bir bakış atalım;

Beşiktaş'ın Bursaspor'la oynadığı ve ilk yarısında oyun kuramadığı, top çıkaramadığı maçta takımın en başarılı pas kombinasyonları sırasıyla şu isimler arasında gerçekleşmiş; 

Pedro'dan Veli'ye
Pedro'dan Sivok'a
İsmail'den Olcay'a
Sivok'tan Pedro'ya
Veli'den Atiba'ya.

Eskişehir maçı mı?

Pedro'dan Sivok'a
Serdar'dan Gökhan'a
Sivok'tan Pedro'ya
Pedro'dan Veli'ye
Pedro'dan İsmail'e

Kısa bir örnek olarak Fenerbahçe'nin Trabzonspor deplasmanında en başarılı 5 pas kombinasyonundan üçünün "Topal-Emre, Topal-Diego ve Emre-Diego" olduğunu ekleyelim. Aynı şekilde Galatasaray'ın bu hafta Sivasspor karşısında en başarılı 5 pas kombinasyonunda "Semih-Sneijder, Selçuk-Sneijder, Sneijder-Melo, Tarık-Selçuk, Olcan-Selçuk" isimleri bulunuyor. Beşiktaş'ın orta sahada oyun kuramama hastalığı ve bu istatistikte zirvedeki ismin Pedro oluşuyla rakiplerin aynı istatistikte yer alan isimlerinin ağırlıkla orta saha oyuncuları olması tamamen bir tesadüf olamaz herhalde?

 Evet, Pedro'nun ayağı çok iyi, evet geriden topu çıkarabilen bir stoper ve maşallahı var. Peki Beşiktaş'ın iki önemli maçında göbekte yer alan iki orta saha oyuncusunun bu listelere girememesi, sonuç olarak oyunun sağlıklı kurulamaması ve Üründül deyimiyle bloklar arası bağlantının kaybolmasına ne demeli? Beşiktaş'ta savunma ve hücum hattı arasında bağlantı yok. Oğuzhan ve Ba'nın yalnız kalmasının, ataklarda Beşiktaş'ın yengeç gibi yan yan kanatlardan ilerlemeye çalışmasının sonucu da yukarıdaki sorun olarak vücut buluyor; tahmin edilebilirlik. 

Süper Lig'de 13-14 takımın diğerlerine nasıl oynayacağı aşağı yukarı bellidir, hepimiz bunu biliriz. Büyük takımların zaman zaman kale önlerine çekilen Pamukkale Turizm otobüslerini devre dışı bırakmak için ezber bozmaları gerekir. Geçen sezon Ersun Yanal'ın skora ihtiyaç duyduğu çoğu maçta çözüm olarak FM'de Overload tuşuna abanırcasına forvet hattını 4'lemesinin (yazıyla DÖRT) sonuç getirmesinden de anlayacağınız üzere rakipleriniz taktik zekası üst düzey catenaccio müritleri değildir. Biraz risk almak, biraz şansla birleştiğinde sizi ödüllendirir.

Bilic'in geçen sene ligi tanıma aşamasında sıkça karşılaştığı bu rakipler onun "ustalık" sezonunda yine aynı oyunu oynuyorlar ve Beşiktaş, Rize'ye yine aynı oyunla puan kaybediyor. (Evet, verilebilecek 3 penaltı olduğunu biliyorum ama şu an oyundan bahsediyorum) Samet Aybaba'lı Antalyaspor ligde olsa muhtemelen o iki maçta da minimum 2 puan bırakılacak, o maçlar hep alt bitecek. Neyse ki İddaa Beşiktaş'a Boavista muamelesi yapmayıp maçlarının alt oranlarına halen 1.70 açıyor da en azından kafası çalışan insanlar 3-5 bir şey kazanıyor. Her neyse...

Bilic'in Asteras ve Eskişehir maçlarında korkak davranmadığını, skoru arttırmaya yönelik hamleler yapmasına rağmen oyunu tutamayıp galibiyetten olduğunu söyleyenler var. Ba'yı Cenk'le, Oğuzhan'ı Sosa ile değiştirmek ne korkaklıktır ne de skoru arttırmaya yönelik hamledir. Bu, mevcut oyun düzenini daha diri oyuncularla uygulamaya devam etme mantığıyla yapılmış hamleler bütünüdür. Yani hocanın o dakikaya kadar oynanan oyundan memnun olduğunu gösterir. Bilic maça asıl yapması gerektiği gibi Atiba-Oğuzhan, önlerinde Sosa üçlüsüyle başlayıp 60. dakikayı 1-0 önde geçerken Oğuzhan-Veli değişikliğini yapsa bu onu korkak değil takımın direncini arttırmaya yönelik hamle yapmış makul bir hoca yapardı. 

Çok uzadı yazı, biliyorum. Kusura bakmayın. Sadece Beşiktaş'ın eldeki esnek ve dinamik kadroyla bu kadar monoton bir seri yakalamasının tek sebebinin Olimpiyat Stadı'nın rezil zemini olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Bursa'daki zeminde 45 dakika boyunca ne oynandığını da biliyoruz üstelik.

Hayaller Atlético gerçekler Getafe!

Bilic sezon başında Mustafa'yı 11'e dahil ederek 4-4-2 (Bazen 4-4-1-1 gibiydi, doğru) düzeninde hücuma direkt çıkan ve rakip dengesini bozan bir takım oluşturmuştu. Mustafa hem enerjisiyle ve yaptığı baskıyla takım savunmasını en önde başlatan isim oluyordu, hem de hareketliliğiyle Ba'yı savunmanın kıskacından kurtarıp alan yaratıyordu. Bu düzenin başarısını gören Bilic de "10 numara" arayışına "kanatları kullanabilen biri" eklemesi yaparak Sosa'yı aldırdı. Gayet olumlu, gayet Atléticovari. Ancak Mustafa'nın yokluğunda Sosa'yı kulübede tutup Oğuzhan'ı da aslında etkili olamadığı 10 numara kalıbına hapsedince üretkenlik seviyesi Getafe'ninkine yakınsıyor. Olcay'ı çıkar Kerim'i al, Ba ile Cenk'i değiştir hamleleri de bir bardak suyu başka bir bardağa aktarmak gibi oluyor.

Beşiktaş hafta içinde White Hart Lane'de "halı gibi" bir zeminde Tottenham karşısına çıkacak. Takımın Veli-Atiba, önlerinde Sosa ile bu maçta savunmadaki disiplini sürdürerek iyi bir sonuçla dönmesi olası. Asıl olay kapanan rakipleri açması gerektiği maçlarda hücum çeşitliliği gösterebilmek, burada da iş Bilic'e düşüyor. Artık Bilic'in karşısındaki rakipleri ve elindeki oyuncu grubunu tanır biçimde "şaşırtan" hamleler yaparak hücum çeşitliliği kazandırması, tahmin edilebilirliği ortadan kaldırması şart. 

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Büyük oynamak


Dün maçı Kuzey tribünden izlediğim ve maçın atmosferinin getirdiği coşku içinde olduğum için emin olamadım. Yolda saatler geçirdiğim ve eve geldiğimde bacaklarımla beraber zihnimde de derman kalmadığı için tekrarını izlemeye çalıştığım maçtan da emin olamadım. (zaten o arada uyuyakalmışım) O yüzden bekledim. Şu maçın tekrarını rahat rahat, konsantre bir şekilde izleyip yorum yapayım dedim ama fikrim değişmedi; Beşiktaş dün büyük oynadı arkadaş, hem de çok büyük.

Ersan,Olcay gibi büyük maçlarda oyununu bir üst seviyeye taşıyabilme özelliğini barındıran oyuncuların dışında tüm takımdan aynı verimi alabilmeniz için iki şeye ihtiyaç vardır; zihinlerdeki engelleri yıkacak, oyunculara doğru dozda özgüven -fazlası da zarar malum- aşılayabilecek bir hoca ve sahada aynı etkiyi yaratabilecek, gerektiğinde oyunu yönlendirecek yıldızlar. Beşiktaş dün iki bakımdan da şanslıydı. Bilic'in kurada Arsenal çıktığında "Arsenal'i eleyebilecek plana ve bunu uygulayabilecek oyunculara sahibiz" demesi çok önemliydi, maçtan önceki gün "Arsenal'in yıldızlarıyla selfie çekinmeyeceğiz" demesi de. Oyuncularına "yenilsek de ezilmeyin" değil de "Çıkın kazanmak için oynayın, buna yetecek gücünüz var" mesajı vermesi maç öncesinde durumu bir nebze dengelemişti zaten.

Soma yararına düzenlenen turnuvada Chelsea karşısındaki 45 dakikayı izledikten sonra benzer bir mantıkla Arsenal karşısına çıkılacağını düşünmüştük açıkçası ki bunun yapılabilecek en mantıklı şey olduğunu da düşünüyorduk ama Bilic ve ekibi bu konuda da ters köşe yaptı, iyi ki de yapmışlar...

Tuhaf bir hisle tribündeki yerimizi almışken, rakibin skorborda yansıyan kadrosu ister istemez hafiften bir ürperti getirmişken Demba Ba sayesinde büyüdü hem Beşiktaş oyuncuları hem de taraftarı. O ilk saniyedeki akıl almaz şutu sonrası gördüğüne inanamayan taraftar, Ba'nın Oğuzhan'ın gönderdiği topa gelişine çıkardığı vuruşun ardından coşup galibiyete inanmaya başladı.


Her yazıda Ba'ya özel birkaç paragraf ayıracak gibi hissediyorum kendimi ama yapacak bir şey yok. Ba'nın Beşiktaş'a kattıkları sadece girilen pozisyonları gole dönüştürmekle sınırlandırılamaz. Santradan golü arayıp (Ya tutarsa mantığıyla yapılmış bir vuruş değil ha, bilerek hesaplayarak yapılmış akıl dolu ve etkili bir şut) rakibe "Oturup sizin saldırınızı beklemeyeceğiz, burada bizim kurallarımız geçerlidir" mesajı veriyor mesela. Hiç de abartmıyorum.

Ba'nın saha içindeki büyüklüğünden bahsedelim biraz. Topu alınca rakiple arasına görünmez bir duvar örüşü, rakibi telaşa sürükleyişi, ilgiyi üzerine çekip arkadaşlarına alan bırakışı, top rakipteyken el hareketleriyle arkadaşlarını (Özellikle Olcay ve Mustafa'yı) prese davet edişi, yeri geldiğinde "Sen dur" hareketi yapışı... Takımla iletişimi, takıma aidiyeti üst düzey bir oyuncu Demba Ba.

Paylaştığımda izlemiş olabilirsiniz, ben yine de buraya da koyayım şu vine şeysini;
https://vine.co/v/MLBrpd7x0EQ

Burada Ba'nın sergilediği mücadele azmi, topu kazanmak için verdiği savaş en az santradaki şutu veya kaçırdığı diğer iki pozisyon kadar önemli, inanın. Burada Arsenal orta sahasına "dayılanıp" kazandığı top Oğuzhan'ın ara pasıyla Olcay'a geldi ki, biraz şans ve falsoyla tabelaya yazılabilirdi.


Ba konusunu kapatmadan önce teşbihte hata olmayacağına sığınalım; Ba'nın Beşiktaş'a kattıklarını görünce "Gerçek bir yıldızın" ne kadar elzem olduğunu da görüyoruz. Takım savunması gayet iyi olan, Ba'nın gelişiyle hücumda da sınıf atlayan Beşiktaş'a aradaki bağlantıyı kuracak üst düzey biri lazım. Bütün yaz "10 numara" denilerek aranan yıldız oyuncunun sadece ara pası atıp asist yapması değil, Ba gibi takımı benimseyip yanındakilerle üst düzey iletişim kurması da gerekiyor. Yani alınacak bu tipte bir 10 numara Beşiktaş için Arşimet'in bahsettiği "Dünyayı yerinden oynatacak kaldıraç"!

Büyük Oğuzhan!

Yazının başında takımın büyük oynadığından bahsetmiştim ya, sahanın en büyüklerinden biri de Oğuzhan'dı. Şans biraz yaver gitse maçı iki asistle (Ba ve Olcay'ın pozisyonları) kapatabilecek Oğuzhan futbol gelişimini sağladığı Arsenal'e karşı hiçbir şeyden çekinmeden klasını sergiledi; pasları, oyun görüşü, inisiyatif almaktan çekinmeyişi takdire değerdi. O hep paylaşılan Wilshere-Oğuzhan capsi yine de göz önüne geliyor ister istemez, zira Oğuzhan çok kaliteli bir futbol zekasına sahip ancak o bir türlü dindirilemeyen "güçlenememe" sorunu can sıkıyor. Oğuzhan'ın modern futbolda yeri kalmamış 10 numaraya ve savunma arkasına ara pası atmakla sınırlandırılmaması, rahata alıştırılmaması lazım. Oğuzhan fizik dezavantajını yok ederse üst düzey bir 8 numara olacak. Fizik durumunu da göz önüne alırsak Joe Allen kendisi için fena bir örnek olmaz.

Takıma dair kısa kısa...

Evet, net bir fırsattan yararlanamamış olabilir, evet sezon içinde formsuzluğu nüksettiğinde haftalarca sahada ruh gibi gezinip hepimizi çıldırtabilir, ama Beşiktaş'ta bir Olcay Şahan gerçeği var artık. Maç öncesi yaptığı "Onlarda Mesut varsa bizde de Veli var, Ba var" açıklamasıyla Bilic'in yaptığının benzerini yapmıştı aslında ki Olcay'a dikkat edin, her açıklamasında yapıyor bunu. Bu patavatsızlık değil, Beşiktaş'ın büyüklüğünü ve iddiasını her ortamda göstermektir. Saha içinde de şu formu ve Ba ile uyumuyla, savunmaya katkısıyla yüz güldürüyor. Yarın bir gün Olcay yedeğe düştüğünde bu takım seviye atlamış olacak muhakkak, ama Olcay Beşiktaş'ın önemli bir parçası.

Necip'in aşırı tek yönlü oyunu zamanında ondan çok şey bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyor ama bu yaştan sonra beklenen gelişimi sağlamayacağı aşikar. Bu tip zorunluluk durumlarında en azından işin savunma yönünde yararlanılabilecek biri gözüyle bakılabilir. İsmail'in sağ bekte değerlendirilmesi zorunluluktandı ama Serdar ve Necip'ten daha iyi bir opsiyon olduğunu gösterdi. Bir de topu sürekli sol ayağına almaya çalışarak zaman kaybetmese (tabi bunu başarmak yazıldığından çok daha zor bir şey) hücumlara ciddi anlamda yön verebilirdi. Bu bağlamda takımın sağ bek ihtiyacı daha da net bir şekilde hissedildi. Hani şöyle ataklara sık sık katılan, topu alır almaz gelişine orta yapabilen cinsten bir sağ bek... Yine de İsmail'in sezon başı itibariyle gösterdiği üst düzey performans umutlandırıyor, bu gidişle er ya da geç formayı Motta'dan alacak ve biz eninde sonunda bu transferi sorgulayacağız.



Pedro ve Ersan'ın üst düzey uyumu, büyük maçlarda daha da büyüyen oyunları ve başarılı savunma karneleri de çok önemli Beşiktaş için. Umarız birbirini çok iyi tamamlayan bu ikili performanslarını daha da yükseltir de bir gün Pedro'nun önemli bir Avrupa takımına Beşiktaş'a iyi paralar kazandırarak gidişini, Ersan'ın da kült bir Beşiktaş karakteri olduğunu görürüz. "Şampiyonlar Ligi'ne Pedro-Ersan'la mı çıkacağız?" diye kabus görenler belki yine katılmayacak ama aylarca as bir yabancı stoper aramaktansa o enerjiyi iyi bir sağ (ve sol bek) için harcamak bu takımın kalitesini artırırdı.

Kapanışı Bilic'le yapmak lazım. Yazının başında oyuncularını Arsenal'le eşitlediğinden bahsettim, aynı şeyi maç içinde de yaptı. Yeri geldi hakemlere tepki gösterip onları hizaya getirdi ve belki de bu sayede Ramsey'e ikinci sarı çıktı ancak dozunu ayarlayamayınca tribüne gönderildi ki bunun Motta'nın De Kuip'te yaptırdığı penaltıdan farkı yok maalesef. Ramsey Arsenal için ne kadar önemliyse Bilic de Beşiktaş için o kadar önemli ve onun kenardaki enerjisi olmadan Emirates'deki atmosferde plana sadık kalmak oyuncular için zor olacak.


Sonuç olarak efsane başkan Seba'nın vefatının ardından onu gururlandıracak bir mücadele sergileyip Arsenal'i elinden kaçırdı Beşiktaş. Rövanşta neler yaşanır öngörmek zor, ancak Beşiktaş "büyük oynama" konusunda istikrara kavuşursa yapılacak takviyeler ve Gökhan-Kerim-Cenk gibi şimdilik yardımcı parça konumunda olan oyuncuların takıma katkılarının artmasıyla başarı dolu bir sezon geçirebilir.


8 Ağustos 2014 Cuma

Proaktif yıldız Demba Ba


Beşiktaş-Feyenoord karşılaşması proaktif bir yıldızın reaktif takımına zihniyet değişikliği getirişine sahne oldu.

-Ney oldu?!

Bir dakika, açıklıyorum.

Kişisel gelişimle ilgilenenlere göre iki tür kişilik vardır; Proaktif ve Reaktif. Kısaca açıklamak gerekirse Proaktif kişiliğe sahip olan bireyler olayların kontrolünü elde tutan, çabalarıyla kendi şanslarını yaratan ve mevcut şartları kabullenmeyen baskın kişiliklerdir. Reaktif kişilik sahibi arkadaşlarsa tahmin edeceğiniz üzere dış faktörlerin yarattığı şartlara göre hayatı şekillenen arkadaşlarımızdır. Bu konuda merak ettiğiniz bir şey varsa şu makaleyi okuyabilirsiniz. Sonrasında geri dönün ama, bekliyorum.

Maçın ilk 25 dakikasını gözünüzün önüne getirirseniz yukarıdaki reaktiflik mefhumunun ete kemiğe bürünüp sahada yer aldığına kanaat getireceksiniz. Tabi ki futbolda reaktif bakış açısına da yer vardır, amiyane tabirle "otobüsü çekip kontrayla sonuca gitmek" reaktif bir plandır mesela, ancak sorun Beşiktaş'ın bu 25 dakikadaki görüntüsünün bilinçli bir planla alakası olmamasıydı.

Rotterdam'da seyirci desteğini de arkasına almış Feyenoord'a karşı Atiba ile orta sahayı dar eden Beşiktaş rövanşta üstelik bu sefer Veli de oyundayken aynı şeyi yapıp rakibi kaleden çok uzakta yaratıcılık problemine sürükleyebilecekken neden ceza sahası çevresinde panik halinde bir öbek şeklinde atak savuşturuyordu? Maç sonrasında Bilic'in yaptığı "İlk 25 dakikadan memnun değilim" açıklamasına bakılacak olursa sahada plana ters giden bir şeyler olduğu kesin. Neyse ki Schaken ve Boetius'un kenarlara kamp kurduğu Feyenoord atakları eveleme-gevelemeden öteye geçmedi, Beşiktaş golü buldu da korku filmi kısa sürdü.

Mustafa "Aaron Ramsey" Pektemek

Şimdiiii, "Ben demiştim" demek adetim değildir (Gerçekten değildir, sahte tevazu yaratmak için demiyorum bak) ama burada bir flashback yapacağız.

Tweeti de Kasımpaşa'da oynanan ve takımın bir dolu eksikle çıkmasına rağmen 4-1 kazandığı Elazığ maçından sonraki gün atmışım. Maçı kale arkasında, sahaya neredeyse birkaç adım uzaklıktan izleyince çıkarımda bulunmak daha da kolaylaşıyor; Mustafa o gün gol atamamıştı, Holosko'nun attığı gollerden birinde asisti vardı, ancak vücut dili kendine güveni kalmamış, başarısız olmaktan korkan, ne yapacağını bir türlü bilemeyen birinin vücut diliydi. Manisa'da şu golü atmış adamı çıplak gözle dağılmış bir şekilde görünce insan üzülüyor tabi. Mustafa'nın psikolojik bir zafer kazanması gerekiyordu ama nasıl? Aaron Ramsey'in yaptığı gibi.

Hemen hızlıca şu yazıyı okuyoruz ve ardından buraya dönüyoruz. Önemli.

Mustafa Pektemek'i özgüveni yüksek bir şekilde oynarken izledikçe sevinmemek elde değil. Yok olmanın eşiğindeyken "bir ışık görüp" tekrar aramıza döndüğünü görmek çok güzel. İşte Demba Ba'nın Beşiktaş formasıyla attığı ilk golü yaratırken kara bulutları ardında bırakıp Premier Lig'i domine eden Aaron Ramsey gibiydi Mustafa. Hava toplarında en yükseğe zıplıyor, top indiriyor, topu saklayıp çalım atıyor, pozisyon yaratıyor, performansı yüzünden 4-2-3-1'den 4-4-2'ye dönüşü düşündürecek kadar iyi oynuyor. Böyle devam edebilir umarım.

  Gerçek Yıldız Demba Ba
Bir kere yıldızlarla çalışmak keyiflidir, daha önce çalıştık yıldızlarla. Gerçek yıldızlarla çalışırken hem keyif alırsınız hem de onlar yıldız olduklarını hissettirmezler saha dışında. Afra tafraları, kaprisleri, tavırları bile hep özeldir. Özel olduklarını hissettirirler, antrenörün işini kolaylaştırırlar, çalışanların, yöneticilerin işlerini kolaylaştırırlar. O sebeple onlarla çalışmak keyiflidir, isteriz tabii ki..

Yukarıdaki sözler Önder Özen'e ait. Katıldığı bir programda konu gündemdeki yıldız transferlerine gelince bu açıklamasıyla Fernandes'e aba altından sopayı göstermişti. Cümledeki gerçek yıldızla tanışmamız ise aylar sonra gerçekleşti. Premier Lig'de 99 maçta 43 gol, 11 asistle oynayan saha içinde yıldızlığı tartışılmayacak Ba, saha dışındaki profiliyle de takımı olumlu etkilemişti belli ki.



Demba Ba genç yaşta futbolcu olmak için her türlü fedakarlığı yapacağına dair kendisine söz verip bu sözü tutmuş, en üst seviyeye çıkmış biri. Ancak yetinmiyor, hep daha fazlası için çalışıyor. Böylesine bir yıldızın antrenmana erken gelip geç çıktığını, sahada sürekli istekli olduğunu gören takım arkadaşları illaki olumlu etkileniyor. İster "üzüm üzüme baka baka kararır" deyin, ister "körle yatan şaşı kalkar" ya da "topalla gezen aksamak öğrenir" (Aynı anlamda ne çok atasözü varmış arkadaş) Almeida ile oynarken onun fiziksel ve mental hantallığından nasibini alanlar Ba ile oynarken en iyi performanslarını göstermek istiyor. Mevkisel anlamda Mustafa'nın gelişimi için Ba'nın önemli bir rol model olmasının yanı sıra takım içi ilişkiler konusunda da Olcay'a bakmak lazım. Yaptığı asistten sonra Ba tarafından hakkı verilen Olcay, sonraki golde secdeye yatan Ba'ya ilk koşan isim olurken maçın ardından ona üçlü çekmeyi öğretip sevinirken sırtına atlayan kişi. "Dünya yıldızı Demba Ba ile yakın arkadaş olmak" az buz şey değil, bunun performanslara yansıyan bir tarafı da muhakkak var.


Bu blogun en çok okunan yazısı olan Ba yazısında onun ceza sahası içindeki farkındalığının FM diliyle "20 üzerinden 18" olduğunu belirtmiştim. Gollerinde de bunu gösterirken zeki bir golcünün tam anlamıyla hazır olmasa bile fark yaratabileceğini gösterdi Ba.

Bu, "fırsatçılığını" en iyi özetleyen birkaç saniye bence. Evet, sonucunda gol yok (daha doğrusu Feyenoord golü var) ama Ba'nın geri pas ihtimalini düşünüp vites arttırarak kaleciye doğru koşu yapması, yani "Hep bir sonraki hamleyi düşünmesi" üçüncü golü getiren şeydi aslında.

Başlangıçtaki konuya dönecek olursak, Beşiktaş yıllardır ağır reaktif forvetlerle oynamanın ardından nihayet oyunun kurallarını belirleyen bir golcüye sahip. Bu proaktifliğin önce Bilic'in taktik anlayışına sonra da takımın saha içindeki halet-i ruhiyesine sirayet etmesi lazım. Çünkü proaktiflik dediğimiz şey, güzel insan Vedat Okyar'ın yıllar önce sarf ettiği şu sözdür aslında; "Beşiktaş çıksın,  Beşiktaş gibi oynasın. Hep kazanır"

31 Temmuz 2014 Perşembe

Transferin kralı: Walter Sabatini


Transfer birçok kişi için futbolun şüphesiz en heyecan verici unsurudur. Hangi taraftar gönül verdiği takımın transferlerinden sorumlu olduğu hayalini kurmamıştır ki? Football Manager'ın bu kadar popülerleşip "oyundan öte bir olgu" halini alma sebebi içimizdeki futbol canavarının kendisini bir şekilde kanıtlamasına imkan tanımasıdır. Porto'nun, Udinese'nin yaptığı bol karlı oyuncu satışlarını gördükçe taraftarı olduğu takımdan bu tarz hamleler bekleyen ancak hayal kırıklığına uğrayan kişi sanal bir dünyada da olsa cümle aleme içindeki futbol dehasını sergiler. Football Manager oynamış herkesin sahip olduğu o efsanevi kariyer hikayelerinin bel kemiğini de transferler oluşturur.

İşte transfer olgusunun en karmaşık olduğu mecra olan İtalyan futbolunda ana görevi transfer olan ve bu uğurda sınırsız yetkiyle donatılmış bir grup özel adam var. Sihirbazlıkla soytarılık, sevgi ve nefret arasında gidip gelen bu adamlardan bazıları ülke futboluna gerçek anlamda yön verip kulüp tarihlerinin akışını değiştirecek kadar özeller. (Luciano Moggi transferdeki başarısıyla Juve'yi ayağa kaldırırken başarısının arkasında yatan çirkin sırlar açığa çıktığında kulübü dibe batıran bir soytarıya dönüşmüştü)  Bu yazının yazılma sebebi olan ve İtalya'da "Transferin kralı" olarak tanımlanan Walter Sabatini gibi.


Bugünlerde İtalya'da taraflı tarafsız herkesin hakkını teslim ettiği Sabatini oldukça sıradan bir futbolculuk kariyerine sahip. Profesyonel kariyerine altyapısından yetiştiği Perugia'da başlayan Sabatini sağ kanat oyuncusu olarak kısa süreli Roma ve Palermo maceraları dışında hep ufak takımlarda mücadele edip geçirdiği çeşitli sakatlıklar nedeniyle de 29 yaşında futbolculuk kariyerini noktalamış. Ancak futbolculuğa başladığı "yuvası" Perugia'da ona bu sefer bambaşka kapı açılmış; genç takım antrenörlüğü. 1986'dan 1992'ye kadar Perugia'da genç takım antrenörlüğü ve yardımcı hocalık yapan Sabatini oyuncu keşfetme konusundaki yeteneğini Gennaro Gattuso'yu takıma kazandırarak göstermişti.

2000 yılında bir genç oyuncunun transferinde usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle 4 yıllık men cezası alır Sabatini. Yine de bu 4 yıl sonrasında kariyerine ülkenin büyük takımlarında devam edecektir.

Sihir Zamanı

Sabatini'nin sportif direktörlükteki hünerlerini göstermesi Lazio'da göreve başladığı zamana denk geliyor. Triestina, Arezzo ve Perugia'dan sonra 2004 yılında geldiği Lazio'nun ismi büyük ancak kasadaki para miktarı küçüktür. Yıldızlar karması şeklindeki kadro dağılmış, 2002'de patlak veren kriz her takım gibi başkent temsilcisini de ağır yaralamıştır. Başkan Lotito kulübün iflasını engellemek için birçok yıldızı satmak zorunda kalır; Stam, Stankovic, Mihajlovic, Claudio Lopez, Fiore, Corradi, Favalli... Daha önceden takımdan ayrılmış Nedved, Nesta,Veron, Crespo gibi isimleri de düşünürsek takımın nasıl bir durumda olduğu daha kolay anlaşılır herhalde.

Sabatini'nin Lazio'da yaptığı transferlerden bazılarını yazmak gerekirse; Nacional'den 3 milyon euroya aldığı Muslera, OFK Beograd'dan 925.000 euroya alıp Manchester City'ye 15 milyon euro + Garrido karşılığında satılan Kolarov, Lille'den 1.7 milyona alınıp Juventus'a 10 milyon karşılığında gönderilen Lichtsteiner, Torino'dan 300.000 euroya alıp ilerleyen yıllarda 6.8 milyona satılan Gaby Mudingayi sayılabilir. Udinese'deki sözleşmesinin sona erişiyle bedelsiz olarak Lazio'ya getirdiği Stefano Mauri'nin halen Lazio'da olduğunu ve kaptanlık yaptığını da belirtelim. Kağıt üstünde zarar ettiği tek transfer 5.4 milyona aldığı ve sonradan 5 milyona satılan Valon Behrami'dir ki bu transfer genel kar toplamında devede kulak bile etmemektedir.

Lazio'daki inişli çıkışlı dönemin ardından güneye, Palermo'ya giden Sabatini kariyerinin zirvesine çıkacaktır; öyle ki gömlek değiştirir gibi teknik direktör değiştiren, İtalyan futbolunun en zor kişisi Maurizio Zamparini 2009 yılında yapılan en iyi transferin hangisi olduğunu soran basın mensubuna "Sabatini" cevabını vermişti. 2009 yazında geldiği Palermo'dan 2010 sonbaharında ayrılan Sabatini kısa süreli kaldığı pembe-siyahlı kulüpte büyük transfer başarılarına imza attı; Huracan'dan yaklaşık 5 milyon euroya aldığı Javier Pastore sonradan 42 milyon euroya PSG'ye giderken Danimarka'dan, Midtjylland'dan 4 milyon euroya aldığı stoper Kjaer de Palermo'da yıldızını parlattıktan sonra 12 milyon euro karşılığı kulüpten ayrılır. Transfer ettiği ve halen Palermo'da oynayan Abel Hernandez ve Josip Ilicic de cabası.


Zamparini'nin çalışmaktan en çok keyif aldığı ve belki de kovmayı hiç düşünmediği tek isim olan Sabatini Palermo'dan "kişisel sebepleri" öne sürerek ayrıldıktan birkaç ay sonra Roma'da göreve başlar. Medyada Roma'nın yeni sahipleri olan ABD'li iş adamlarının Sabatini'yi ısrarla kulüpte görmek istedikleri ve Palermo'da çalışırken onunla görüşmeler yürüttüğüne dair haberler de bulunmaktadır. İtalyan asıllı ABD'li yatırımcılar AS Roma'ya sadece para ve transferlerle kısa vadede başarı değil kusursuz işleyen bir futbol aklı ve pazarlama hamleleri vaat etmenin peşindeydi, Sabatini de sahip olabilecekleri en önemli futbol aklıydı. Yıllarca Juventus'ta görev alan ve Calciopoli'de parmağı olduğu ortaya çıkana kadar İtalyan futbolunun en önemli figürlerinden olarak görülen Luciano Moggi'ye göre o işinin en iyisiydi; "Sabatini bu işin en iyisi. Sessiz ve sakince çalışır, bazen başarıya ulaşmak için yalan söylemeyi göze alır ancak neredeyse hiçbir zaman hata yapmaz."

Ancak Sabatini'nin Roma günleri pek de istendiği gibi başlamamıştı. Halihazırda kulüpteki mevkisini koruyan futbol direktörü Franco Baldini ile çalışmak zorunda kalan Sabatini istediği hamleleri yapamıyordu. İkilinin giriştiği teknik direktör hamleleri başarısızlıkla sonuçlandı; Luis Enrique'nin tiki-taka'sı Roma'ya uymazken sonradan takımın başına geçen Zdenek Zeman'ın aşırı hücumcu taktikleri kulübün Avrupa kupalarından uzakta kalıp küme düşen Palermo'dan bile daha fazla gol yemesine neden oldu. Coppa Italia finalinde Lazio'ya kaybetmek de işleri iyice kötüleştirmişti.

Bir kümeste iki horozun ötmeyeceği anlaşıldığında yerini koruyan kişi Sabatini oldu. Franco Baldini Tottenham'daki görevine başlarken Roma'da kalan Sabatini'nin şarjöründe tek kurşun kalmıştı.


                                  (Sabatini başkan Pallotta'ya kendisine enerji veren şeyi gösteriyor)

Yeni bir yapılanmaya girişen Roma'da sınırsız yetkiyle donatılan Sabatini'nin ilk görevi doğru teknik direktörü seçmekti. Listesindeki ilk üç ismin Maximiliano Allegri ,Walter Mazzarri ve Laurent Blanc olduğu bilinen ancak bu üç isimle anlaşılamayınca bir anlamda şapkadan çıkan tavşan etkisi yaratan Rudi Garcia'dan şöyle bahsediyordu; "Garcia daha önce görüştüğümüz isimlerle takımın başında görmek istediğimiz ideal teknik direktörün bir karışımı" 

Rudi Garcia'nın Trigoria tesislerinde Sabatini ile görüşürken çekilmiş fotoğraflarından birinin altına "Sanırım anlamadın, ben her şeyi yapabilirim" yazan taraftarlar bunu eğlenmek için yapmıştı ancak konu transfer olduğunda Sabatini için gerçekten de imkansız denen bir şey yoktu. Yani çoğunlukla...


Önceki sezonun enkazından sonra Sabatini'nin görevi ilk 11'i mümkün olduğunca güçlendirmekti, o da bunu yaptı; 3.5 milyon euroya alınan Marquinhos PSG'ye 35 milyon euroya giderken, Lamela'dan da 30 milyon geldi, Osvaldo-Stekelenburg ve Tachtsidis'in satışlarından da yaklaşık 20 milyon euro elde edildi. Tüm bu bütçeyle çoğu ilk 11'e monte edilecek Morgan De Sanctis (kiralık), Mehdi Benatia (13.5 milyon), Kevin Strootman (18.5 milyon, ki Sabatini ve Roma kendisini transfer edebilmek için Manchester United'la yarıştı), bedavaya Maicon (üstelik alacakları City tarafından ödendi), 8 milyona Gervinho (İşte bu, Rudi Garcia'nın özel isteğiydi) ve Adem Ljajic (11 milyon euro) alındı. Sezona fırtına gibi giren takımda devre arasında Michael Bradley 10 milyon karşılığında Toronto'ya giderken yeri Radja Nainggolan'la dolduruldu. Tin Jedvaj, Antonio Sanabria, Valmir Berisha, Leandro Paredes gibi geleceğe damga vurması beklenen gençlerin transferleri de cabası. Tüm bunları okuduktan sonra içinizden hemen FM'de yeni bir kariyer açıp Sabatinicilik oynamak geldi değil mi?

Dünyanın en orijinal sportif direktörü

Sabatini hakkındaki tüm güzellemelere karşılık "Peki olumsuz yönü ne?" diye sorarsanız alacağınız cevap bellidir; çok fazla sigara içmesi! Odasının tüm gün sigara dumanı altında oluşu bilinen bir gerçek, söylenenlere göre günde 25 sigara içiyor, hatta bir keresinde basın toplantısına neden katılmadığı sorulduğunda o zamanki çalışma arkadaşı Franco Baldini bunun sebebi olarak toplantının yapıldığı salonda sigara içmenin yasak olduğu için Sabatini'nin katılmadığını söylemişti! Yine de sigara içmek ona yakışıyor, öyle ki taraftarlar onun bu huyuyla ilgili duvar yazılamaları bile yapıyor. Bir transferle ilgili konuşan taraftarlardan birinin "Sabatini'ye bir ciğerimi bağışlamaya hazırım, yeter ki 75 yıl daha yaşasın ve Roma'da kalmaya devam etsin" yazdığını görmüşlüğüm var!
                                              (Sabatini, yaktığın her sigara başka bir ruh hali)

Sabatini'nin bir başka özelliğiyse iki kolunda da saat taşıması. Kendisini tanıyanlar bir saatin İtalya, diğer saatin ise Arjantin'deki zamanı gösterdiğini söylüyor. Onunla özdeşleşmiş bir diğer özellik de tüm maçları stadın mümkün olan en yüksek katından izlemesi. Olimpico'daki maçlarda onu yayıncılar ve kameramanlarla birlikte görmek gayet olağan.

Sabatini bu yaza da hızlı başladı; bonservis bedeli ödemeden Seydou Keita ve Ashley Cole'u takıma kazandırdıktan sonra asıl gollerini attı; adı haftalarca Juventus'la anılan Iturbe'yi Roma kadrosuna katarken Lazio'nun günlerce pazarlıkları sürdürdüğü Davide Astori'nin transferini 3 saat içinde bitirdi. (Bir de Salih Uçan transferi var tabi)  Tüm bunları nasıl başarıyor? Bu meslek sırrı, ancak 7 milyon euro satın alma opsiyonuyla kiraladığı Fabio Borini'nin transferini sonradan Okaka'yı kiralayarak 5 milyona indirmesi gibi küçük, veya Hellas Verona'nın bonservisini 15 milyona aldığı Iturbe'yi 22 milyon karşılığında bitirebilmesi gibi büyük numaraları var. Pazarlıkta bir deha; kulübü de oyuncuyu da nasıl ikna edeceğini biliyor. Genç ve yetenekli oyuncuları keşfetme konusunda doğuştan yetenekli tüm bu numaralar alt alta toplandığında ortaya Transferin Kralı unvanlı bir efsane çıkıyor.

Walter Sabatini futbol dünyasının en ilginç figürlerinden birisi. Tüm yıl pusuda bekleyip transfer sezonu açılır açılmaz ava girişen, dumanlar içinde yaşlı bir kurt. Roma'daki işi henüz bitmedi, aksine işler yeni yeni hızlanıyor ve onu tanıyan bir futbolseverin hayran olmaması elde değil. 

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Golü yaşayan adam: Demba Ba


Geç oldu, güç oldu, sonunda oldu. Demba Ba geldi, formayı giydi ve aylardır beklenen "leblebici" transferi yapılmış oldu. Kış aylarından beri Gomis, Diouf, Eto'o, Ba, Mitroglou derken belki de en doğru ismi almış oldu Beşiktaş. Nedeni de Ba'nın golü koklamaktan öte, golü yaşayan bir forvet olması.

Premier Lig'de 99 maçta 43 gol, 11 asist. İlk 11'in değişmezi olduğu Newcastle'da 58 maçta 29 gole, yani maç başına 0.5 gole tekabül eden performansı yedek olarak kullanıldığı Chelsea'de 51 maçta 14 gole gerilemiş. Tabi bunun istatistiki bir gerileme olduğunun altını çizmek lazım ki Ba Chelsea'de çoğu zaman 3. tercih olmasına rağmen şans bulduğunda fark yaratmayı başardı. Bu sezon 29 maçta şans bulup (ki aldığı toplam süre 884 dakika, kabaca 10 tam maç) 8 gol-3 asistle oynadı. Bu gollerin 5'inin sağ, 3'ünün sol ayağıyla atılmış olması bitiriciliğinin çok yönlülüğüne ve güvenilirliğine, özellikle PSG ve Liverpool karşısında attığı goller de kritik zamanlarda soğukkanlılığını koruyabildiğine ve bitiriciliğinden ödün vermediğine delalet.

Biraz başlıktaki konuya gelmek lazım; "Golü yaşayan adam" tanımı abartı sayılmaz, zira Ba'nın ceza sahası içindeki farkındalığını tanımlamak için "Golü koklamak" tanımı zayıf kalıyor. Ceza sahasındaki yüksek farkındalığını FM diliyle değerlendirecek olursak notu "20 üzerinden minimum 18" olur. Pozisyonu takibi asla bırakmaması da rakip savunmacıların beklenmedik hatalar yaptığı zaman devreye girip işi bitirmesini sağlıyor.

Ba'nın ceza sahası içindeki yüksek farkındalığı biraz da yaptığı özel antrenmanların sonucu. Şu videoyu 2:50'den itibaren izlerseniz nasıl örnek bir sporcu olduğunu ve ceza sahasında pozisyon alma yetilerinin şansla alakası olmadığını göreceksiniz.

"First touch" konusunda yetkin; topu çok rahat kontrol edip bitirebiliyor veya vücudunu doğru konuma getirip gol vuruşu yapabiliyor, karşı karşıya kaldığında soğukkanlı bir şekilde en iyi tercihi yapabiliyor. İngilizlerin deyimiyle "fox in the box" yani ceza sahasında tam bir tilki olarak tanımlanabilecek, komple bir golcü.

Ba'yı en iyi değerlendirebileceğimiz dönemi Newcastle United dönemi. Orada attığı 29 golü izlerken hepsinin birbirinden farklı olduğunu göreceksiniz; sağ,sol,kafa,vole,frikik... Kritik soru; Almeida bu gollerin kaçını atabilirdi?


Kronik sakat mı?

Demba Ba kaliteli golcü, çalışkan ve örnek sporcu, dinine bağlı, gecelere akmaya uzak oluşuyla oynadığı kulüp için ideal. Peki kronik sakat mı? Bu konuda çok soru işareti olduğu için sakatlığıyla ilgili bilgileri kısaca derlemeye çalışacağım.

Demba Ba'nın diz sakatlığı epey meşhur. 2011'de Hoffenheim'dan West Ham'a transfer olduğunda o zamanlar Stoke City menajeri olan Tony Pulis oyuncu hakkında şu açıklamayı yapmıştı; "Onu bir antrenman sırasında bile kaybedebilirdik ve Hoffenheim'ın istediği bedel (7m pound) akıl dışıydı"

Ba'nın diz sakatlığı Belçika'da, Mouscron'da oynadığı döneme tekabül ediyor. Tibia, yani kaval kemiğinde ve fibulasında ciddi hasara yol açan bu sakatlık onun 8 ay sahalardan uzak kalmasına neden oluyor. Pardon, daha doğrusu sakatlık sonrası geçirdiği ameliyatın berbat geçmesi buna sebep. Ameliyat esnasında bölgeye yerleştirilen bir parçanın çıkartılırken diz dokusuna zarar verdiği söyleniyor.

Sonra? Geçirdiği ikinci bir ameliyatla bölge temizleniyor ve Ba kariyerine devam ediyor. Ba'nın geçirdiği son ciddi sakatlık Hoffenheim'da oynarken geçirdiği. 09/10 sezonunda 14 maçı kaçırdıktan sonra bir daha bu tip bir sorun yaşamadı. Yani "kronik sakat" Ba 4 yıldır sağlam. Tahtaya vurun!

Sahaya çıkıp gollerimi atmaya başlayana kadar bunu sormaya devam edecekler. West Ham'da yaptıklarıma bakın. Futbolumu konuşturacağım.

Ba bu demeci verdiği dönemde küme düşen West Ham'la 12 maçta 7 gol atmayı başarmıştı. Sonra yaptıkları da ortada. Sakatlık sorunu yaşamadığı sürece yapabilecekleri de ortada. Yıllardır hasret kaldığımız "zeki,çevik,ahlaklı" leblebicimize kavuşmuş gibiyiz. Etrafında onu iyi besleyen bir hücum hattı oluşması halinde bir hasret sona erebilir. Hoş geldin mübarek!