27 Haziran 2014 Cuma

Samaras ve minik dostu


Her şey Celtic'in 2013/14 sezonu şampiyonluk kutlamalarında başlamıştı. Bir önceki sezon şampiyonluk madalyasını tribündeki küçük bir kıza veren menajer Neil Lennon bu sefer de aynı jesti down sendromlu bir çocuğa yapmış ve ardından Georgios Samaras kucakladığı çocukla tüm sahayı turlayarak ona unutulmaz bir anı sunmuştu.

Elbette bu 11 yaşındaki küçük Jay'in Samaras'la ilk buluşması değildi, Jay yıl içinde Celtic'in Belfast'ta düzenlediği bir antrenmana da katılmıştı;


Yunanistan Dünya Kupası'ndaki son grup maçının son anlarında Samaras'ın ayağından gelen penaltı golüyle tarihinde ilk kez bir üst tura yükselirken günün kahramanı maç sonu basın toplantısında Kuzey İrlanda'daki küçük dostunu unutmuyordu;


"Bana verdiğin destek için teşekkürler Jay. Gülümsemen ve desteğin milli takımdaki herkese güç veriyor. Umarım yakında yeniden görüşürüz. Bana ilham veriyorsun ve arkadaşım olduğun için çok ama çok gururluyum."

Samaras bugün yaptığı açıklamada Yunanistan Futbol Federasyonu Başkanı ile görüştüğünü ve gerekli masrafların karşılanıp Jay'in Yunanistan-Kosta Rika maçını yerinden izlemesinin sağlanacağını belirtmiş. "Babasıyla görüşeceğiz ve uygun olup olmadığını göreceğiz" dedi.

Samaras'ın "Onun sevgisi bana inanılmaz güç veriyor ve sevgisi Yunanistan'da da hissediliyor. Facebook'ta Yunanların kurduğu bir Jay Beatty sayfası bile var!" diyerek sevgiyle bahsettiği minik hayranıysa bugün babasının Facebook'a yüklediği videoda Brezilya'ya gidemeyeceğini söylemiş. Jay'in babası "Bu haberi aldığımızda tatile çıkmak üzere havaalanındaydık. Maalesef Brezilya'ya gidemeyeceğiz ama bunu organize eden iyi yürekli insanlara minnettarız" demiş.

"Teşekkürler Sammy, umarım Dünya Kupası'nı kazanırsın. Maalesef gelemeyeceğim, seni çok seviyorum ve umarım kazanırsınız."



20 Haziran 2014 Cuma

Kim bu adam?


39. dakikada Uruguay'ı İngiltere karşısında öne geçiren golü atan Luis Suarez saha kenarına koştu ve bir adama sarıldı. Jestlerinden anlaşıldığı kadarıyla asisti yapan oyuncuymuşçasına onore ediyordu yaşlı adamı. Peki o adam kimdi?

63 yaşındaki Walter Ferreira Uruguay Milli Takımı'nın kinesiyolojisti.  Ancak kendisi özel bir durumdan dolayı işini evinden yürütmek durumunda, zira Ferreira bir süredir kanser tedavisi görüyor.

Yine de Suarez'in sahalara dönmesi için kanser tedavisini erteleyip takımla Brezilya'ya gitmiş Ferreira, sonuç bu güzel fotoğraf. Tabi kendisi de Suarez'i övüyor;

"Teknik ekibe ve Luis'e benimle çalıştıkları için minnettarım. Bana güvendiler ve Luis de tedavisinin önemli bir bölümü için evime gelme nezaketinde bulundu.

Tedavimi sürdüren doktorlara ve eşime de çok minnettarım. Ailem ve doktorlarım olmasaydı burada olamazdım"

14 Haziran 2014 Cumartesi

İtalyan işi MAF: Immobile-Insigne-Verratti


Her şey rüya gibiydi. İkinci ligde bir takım, düne kadar tanınmayan 3 genç ve başlarındaki kontrolsüz deha sahibi yaşlı adamla ülke futbol statükosuna sert yumruklar indiriyordu, tüm İtalya Pescara'yı konuşmaya başlamıştı.

Pescara? İtalya'nın merkezinde bulunan Abruzzo bölgesinin Adriyatik'e kıyısı bulunan 321 bin nüfuslu bir şehri. Logosunda bulunan Yunuslar lakapları haline gelmiş, bir önceki sezonu ligin ortalarında bitirmişler.

2011/12 sezonuna Zeman yönetiminde giren Pescara tam 90 golle Serie B rekoru kırarken gollerin dağılımında 3 genç aslan payına sahipti; Napoli'den kiralanan Lorenzo Insigne 18 gol-14 asist, Napoli'de doğup Juventus tarafından Pescara'ya kiralanan Ciro Immobile 28 gol, hemen arkalarındaki doğma büyüme Pescaralı mini maestro Marco Verratti de 9 asistle oynayarak takımı şampiyon yaptı. Tabi Zeman'ın klasik hücum odaklı taktikleri takımın tam 54 gol yiyerek şampiyonluğu averaja bırakmasına neden olsa da bu üçlü fenomen haline gelmişti bile. İtalyan futboluna tamamen yabancı bir 4-3-3 (4-3-3'ün kendisi zaten yabancı İtalyanlara ya...) oynayan takımda Insigne önce golü düşünen keskin bir kanat forvete, Immobile savunma arkasına yıpratıcı ve başarılı koşular yapıp ekmeğini taştan çıkaran bir golcüye, Verratti ise savunma arkasına nefis aşırtma paslar atan bir "oyuncak Pirlo'ya" dönüşmüştü.


Sonra? Ertesi sezon evli evine, köylü köyüne döndü. Insigne, Mazzarri döneminde pek şans bulamadığı ama sonradan Benitez'le zirve yapacağı Napoli performansına yelken açarken Verratti Juventus'un teklifini pas geçip Serie A'da oynamadan kapağı PSG'ye attı. Immobile ise önce Genoa'da bocalayıp sonra Torino'da patlama yaparak bu yaz Dortmund saflarına katıldı. Peki ya her şeyin mimarı Zeman? Pescara'daki hücum makinesi taktiği Roma'da ters tepti, takım ligi 56 gol yiyerek (küme düşen Palermo'dan 2 gol fazla) 6. sırada tamamlarken Zeman da sezonu tamamlayamadı, yerini Andreazzoli'ye bıraktı. İkinci kaptan De Rossi'yi ancak sağ bekte oynatabileceğini söyleyerek ayrılığın eşiğine getirişi ve diğer sorunlar takımdan ayrıldığında oyuncuların kutlama yapmasına sebep oldu. Miralem Pjanic "Gidişi takım için çok iyi oldu, bu açık" demekten çekinmiyordu.


Pescara Üçlüsü bugünlerde İtalyan Milli Takımı'nda bir arada. Insigne sürekli haberleştiklerini söylerken Zeman da oyuncularıyla gurur duyduğunu ve arada bir onlarla telefonda konuştuğunu söylüyor. Bir de haber var; Bologna ve Cagliari Zeman'ı gelecek sezon kulübesinde istiyor. Diğer teklifse Zeman ve sihirli üçlüsü ayrıldıktan sonra Serie A'da tutunamayan Pescara'dan. Bana sorarsanız usta Pescara'ya dönüp yeni bir üçlü yaratmalı. Bakarsınız Adriyatik'e kıyısı olan 321 bin nüfuslu bir belde İtalya'nın dünya futboluna hükmedeceği altın dönemin başladığı yer olur.

11 Haziran 2014 Çarşamba

Tünelin sonundaki umut: Bosna-Hersek Milli Takımı


"Futbol asla sadece futbol değildir."  Simon Kuper'in kült kitabının ismi olan bu ifade yıllar içinde sınırları aşıp yaygın bir düşüncenin manifestosu haline geldi. Gelmeli de, çünkü futbol bize asla sadece yeşil sahayla ilgili olmadığına dair şahane goller izletiyor gün be gün. İşte son zamanların en güzel golü de Bosna-Hersek Milli Takımı tarafından atıldı. Litvanya deplasmanından 1-0'lık galibiyetle ayrılan takım averajla liderliğini korudu ve Brezilya biletini aldı. Peki bu başarı neden bu kadar önemli?

Soykırım, sefalet , doğum sancıları : Bir türlü gelmeyen huzur

Zor coğrafyadır Balkanlar ve tarihin her döneminde sonu gelmez kavgalarla sarsılmış bu bölgenin kısa çöpünü Boşnaklar çekmiştir. 1992 ile 1995 yılları arasında tüm dünyanın izlediği (özellikle BM güçlerine bağlı Hollandalı askerlerin en önden koltuk kaparak izlediği) bir soykırımın kurbanıydılar. Kaçabilenler bir parçalarını ülkelerinde bırakarak kaçarken kalanlar zaman içinde yeni bir ülkenin ortaya çıkması için çabaladılar.
b

Eğer bugün Saraybosna'ya yolunuz düşerse halen şehir merkezindeki birçok binada havan mermilerine ait sayısız iz gözünüze çarpar. Mostar'da meşhur köprünün hemen ilerisindeki hediyelik eşya tezgahlarında mermi kovanlarından yapılmış objelere de rastlayabilirsiniz. Ülkenin "İstiklal Caddesi" olan Başçarşı'ya inerken uçsuz bucaksız bir şehitliğin yanından geçersiniz.  Boşnakların o günleri unutmak gibi bir amaçları yok, sadece geride bırakmak istiyorlar ve tüm bu izleri gururla taşıyorlar.

Yeni bir devlet kurmak kısa sürede muasır medeniyetler seviyesine çıkmanızı sağlamıyor. Hele ki Balkanlardaysanız. Bugün Bosna-Hersek'in en büyük gelir kaynağı turizm, tarım ve başka ülkelerde yaşayan gurbetçi Boşnakların memleketlerine gönderdikleri paralar. Ülkedeki resmi işsizlik oranı yüzde 40'ı bulmuş durumda ve bu ülkede fabrikalara rastlayamazsınız. Yakın geçmişte yapılan bir ankete göre bu ülkenin gençleri umutsuzluğun pençesinde;

*Gençlerin yüzde 58'i işsiz.
*Gençlerin yaklaşık yüzde 70'i Bosna Hersek'i terketmek isterim diyor.
*Yüzde 95'lik bir kesim "ancak birisine rüşvet verirse" iş bulabileceğine inanıyor.
*Üniversite eğitimine başlayan dört gençten sadece biri eğitimini tamamlıyor.

Bürokratik hantallık ve yolsuzluk da bir başka sorun. Bosna-Hersek yolsuzlukta Avrupa'nın en önde gelen ülkesi. Devlet dairelerindeki işlerinizi halletmek için, iş bulabilmek için, aslında neredeyse her şey için rüşvet ve dolandırıcılığa göz yummanız gerekiyor ve tüm bunlar cezasız kalıyor.
Tüm bunları neden mi anlatıyoruz? Çünkü Bosna-Hersek Milli Takımı bu ülke insanları için umudun adı. Şu an ülkedeki durumun tam tersini gösteren bir ayna, belki ileride gelebilecekleri düzeyin simgesi.
Yeşil saha eşitliği
bo

Ağırlıklı olarak Boşnak, Sırp ve Hırvat etnisitelerine bölünmüş ülkede futbolun da bu bölünmüşlükten payına düşeni almaması düşünülemez. Nisan 2013'de Boşnaklarca desteklenen Zeljeznicar ve Sırpların takımı Banja Luka taraftarları arasında çıkan kavgada 40'tan fazla kişi yaralandı. Öte yandan Hırvat azınlığın desteklediği Siroki Brijeg stadında Nazi bayraklarının sıkça görülmesi de işlerin ne kadar çetrefilli ve umut kırıcı olduğunu gösteriyor.
Ancak milli takımda ayrımlara yer yok. Takımın en çok milli olan oyuncusu konumundaki eski dost  Zvjezdan Misimovic Sırp etniğine mensupken yakın dostu ve ekibin en golcüsü Edin Dzeko Boşnak. Stoper Boris Pandza ise Hırvat kökenli. Bu çok kültürlü yapı Bosna-Hersek Milli Takımı'nı 2011 yılında birkaç aylığına sportif faaliyetlerden men eden FIFA'nın başkanı Sepp Blatter tarafından örnek olarak gösterildi.

Safet Hoca'nın kahramanları
Gelelim rüyayı gerçekleştiren takıma. 2009 Aralık'ında takımın başına geçen Safet Susiç Boşnaklar için bir futbol kahramanı. Yugoslavya döneminde PSG formasıyla rekorlar kıran efsanevi futbolcu, teknik direktörlük kariyerinde Türkiye'yi bol bol gezdi; İstanbulspor, Konyaspor, Ankaragücü, Çaykur Rizespor ve Ankaraspor'un ardından milli takımın başına getirilen Susiç ilk zamanlarda aldığı kötü sonuçlar yüzünden yoğun bir şekilde eleştirilse de takımı 2010 Dünya Kupası ve 2012 Avrupa Şampiyonası için baraj maçı oynamaya hak kazandı. Şanssızlıkları iki seferde de Portekiz'e denk gelmeleriydi...
Ronaldo'lu Portekiz yine baraj maçlarına kaldı ama Boşnaklar bu sefer işi garantiye aldı
Ronaldo'lu Portekiz yine baraj maçlarına kaldı ama Boşnaklar bu sefer işi garantiye aldı
Bugün takımın iskeletini oluşturan oyunculardan Dzeko, Ibricic, Pandza, Ibisevic, Salihovic gibi isimler U21 elemeleri oynarken 2007 yılında federasyona siyasetin iyice girmesini protesto ederek milli takımı bırakan 13 oyuncunun yerine A milliliğe terfi etti. Haliyle birbirini çok iyi tanımanın sahadaki akıcı futbollarındaki en büyük etmen olduğu söylenebilir.
Dünya Kupası'na katılım hakkının kazanılmasından sonra Saraybosna Havaalanı'ndaki basın toplantısında Edin Dzeko ve arkadaşlarının hocalarına ithafen muzip birer çocuk gibi "Oj Safete Sajo" şarkısını söylemeye başladığı o an;

Futbol sanatçısı altın jenerasyon
Kutlamalar sürüyor, Saraybosna yanıyor!
Kutlamalar sürüyor, Saraybosna yanıyor!
Susiç'in Bosna-Hersek'i 2014 Dünya Kupası Elemeleri'nde tam da dişine göre takımlarla eşleşmişti ancak yine de grup birinciliğinin favorisi Yunanistan, ikincilik için çekişecekleri düşünülen takım da 2010'da Dünya Kupası'na katılan Slovakya idi. Öyle olmadı; Mavi Ejderhalar grubu sürklase etti. İkinci sıradaki Yunanistan'la eşit puandaydılar ama iki takım arasında 16 gollük bir averaj vardı. 30 golle Avrupa elemelerinin en golcü 4. takımı konumundalar. (Almanya, Hollanda, İngiltere'nin ardından) Genelde 3-5-2 sistemini tercih eden Susiç'in asıl farkıysa orta sahada tercih ettiği oyuncular. Pjanic-Lulic-Salihovic-Misimovic-Medunjanin-Ibricic gibi teknik kapasitesi üst düzey, kağıt üstünde "inceci" isimlere güvenen hocanın yüzü takım savunmasından yana kara çıkmadı; 10 maçta sadece 6 gol yediler. (Yunanistan 4 gol yerken bunların 3'ü Bosna-Hersek'in 3-1 kazandığı maçta geldi)
Büyüksün Safet Hoca!
Büyüksün Safet Hoca!
 
Kalede Premier Lig'in en sağlam isimlerinden Asmir Begovic, savunmada Fransa-İspanya-Almanya tecrübesine sahip Emir Spahic, orta sahada Serie A, Süper Lig, Bundesliga karması inceciler, ileri uçtaysa uzun zamandır birbirini tanıyan Dzeko-Ibisevic ikilisi... Dünya Kupası onlar sayesinde daha da güzel olacak, belki de ilk kez katılamadığımız bir turnuvada bu kadar yürekten destekleyeceğiz bir takımı, burası kesin.

Not: Başlıkta geçen "Tünel" kelimesi salt mecaz değildir; Sırp milislerinin kuşattığı Saraybosna'yı dünyaya bağlayan, diğer uçtaki Birleşmiş Milletler'e bağlı havaalanından insani yardımın ulaştırıldığı, günde 3-4 bin Boşnak ve 30 ton malzemenin taşındığı "Umut Tüneli"nden esinlenilmiştir.

Not2: Bu yazı Bosna-Hersek Dünya Kupası'na katılım hakkı kazandığı zaman, 16 Ekim'de yazılmıştı. O günden bugüne bazı şeyler değişti; mesela takımın orta sahasındaki en kritik görevi 21 yaşındaki Muhamed Besic üstlenmiş durumda. Yaptığı pres ve mücadelesiyle öndeki yıldızların nefes almasını sağlıyor. Ayrıca Susic'in kadrosunda Dzeko ve Ibisevic dışında golcü olmaması takımın çift forvetten vazgeçmesi anlamına geliyor. Izet Hajrovic'in son hazırlık maçlarındaki çıkışı da Susic'in elini güçlendirdi.

 

6 Haziran 2014 Cuma

Çakı gibi takım: İsviçre


Ellerinde maksimum verim almayı başardıkları bir futbolcu grubu, başlarında son turnuvasına hazırlanan General Hitzfeld var. Kültürel çeşitliliğin ve genç  yeteneklerin doğru değerlendirilmesiyle ortaya çıkan bu yeni takım geçmiş turnuvalardaki “sıkıcı İsviçre” algısını yıkmayı hedefliyor.

İsviçre denince akla ilk gelen şeyler malumunuz; çok amaçlılığıyla ünlü çakıları, saatleri, lezzetli çikolataları, güvenilir banka hesapları ve çok kültürlü yapısı. Peki milli takımlarının tüm bu saydıklarımızdan özellikler taşıdığını söylesek?

Evet, bir süredir elemelerde dişlerine göre gruplara düşmeleri ve Dünya Kupası’nda birinci torbada bulunmaları onları birçok futbolseverin gözünde kötü adam haline getirmiş olabilir, ancak mevcut İsviçre takımının ardında önemli bir yapılanma hamlesi var.


2014 Brezilya, İsviçre’nin katılacağı 10. Dünya Kupası olacak. Ancak bu 10 turnuvanın 6’sı 1934-1966 yılları arasındaydı. 2000’lerde düzenlenmiş Dünya Kupalarından sadece 2002’yi kaçıran İsviçre, 2006 ve 2010’da aynı görüntüdeydi; savunmada çok sağlam fakat hücumda çözümsüz. Bu da onların herkes tarafından sıkıcı futbolla özdeşleştirilmesine neden oldu. İki turnuvada da sonradan final oynayacak takımlarla gruplarda karşılaştılar; 2006’da Fransa ile golsüz berabere kalıp gruptan 7 puanla çıkarken 2010’da sonradan kupayı kazanacak İspanya’yı mağlup eden tek takım olmayı başarmaları onlara sükseden başka bir şey getirmedi, Şili ve Honduras maçlarında gol bulamamaları onlara pahalıya mal oldu.
2014 model İsviçre’nin daha farklı olduğunu söyleyebiliriz. “Bu saklanmayan bir takım. Risk alma konusunda istekliyiz.” diyen Hitzfeld’in takımı hala savunmada işi sıkı tutsa da (rakipler arasında Brezilya’nın da bulunduğu son 14 maçta 9 kez kalelerini gole kapattılar) hücumda artık bambaşka bir görünüme sahip, bunu da zahmetli fakat nihayetinde başarılı bir altyapı projesiyle başardılar.

KADER DEĞİŞTİREN TURNUVA
2009’da Nijerya’da düzenlenen  turnuvaya kadar İsviçre’nin U17 düzeyinde bir Dünya Kupası macerası yoktu. Takım beklenmedik bir biçimde şampiyonluğa uzanırken Seferovic,Shaqiri,Xhaka,Kasami gibi bugünün A milli isimleri başarıda önemli rol oynamıştı. İsviçre’nin yükselişi devam etti,  takımları 2011’deki U21 Avrupa Şampiyonası’nda finalde İspanya’ya boyun eğse de mevcut altyapı projesinin en somut meyvesi oldu; o takımdan yedi oyuncu bugün Ottmar Hitzfeld’in ekibinde yer alıyor. “General” lakaplı Alman teknik direktör tamamen genç yeteneklerin ülke futboluna en yüksek yüzdeyle kazandırılmasından yana;  “Almanya’nın 6 milyondan fazla kayıtlı futbolcusu var ve bunların birkaçını kaybetmek onlar için sorun olmaz. Ancak bizde bu sayı sadece 200.000 ve bu yüzden her genç yeteneğin potansiyeline ulaştığından emin olmalıyız.”
                                     
Bu uğurda federasyonca koordine edilen antrenörlük programı en küçük kasabadaki en alt yaş kategorisine dahi ulaşıyor. Her antrenör federasyonun düzenlediği yıllık kurslara katılmak zorunda ve bu kurslarda yenilikçi antrenman metotlarından, oyuncuların yeteneklerinin nasıl geliştirileceğine kadar birçok değişik konuda eğitim veriliyor. Ünlü bankacılık ve finans şirketi Credit Suisse de ülke futbolunun gençlere yatırımında önemli pay sahibi; şirket 1993’den beri sponsorluk bütçesinin yarısını genç futbolcuların gelişimine ayırmış durumda. Her yıl düzenledikleri özel turnuvada 150.000 çocuğun mücadele etmesine olanak sağlayan şirket ayrıca 4 futbol akademisi kurmuş. Bunlardan Payerne’de olanının bilindik mezunlarından birisi bugünün milli takım stoperi Johan Djourou.


Peki ana hatlarıyla bahsedecek olursak bu proje nasıl işledi? İsviçre Futbol Federasyonu Teknik Koordinatörü Peter Knabel açıklıyor;
“Proje 11-20 yaş arasını kapsıyor. Federasyon tüm genç oyunculara ve onların ailelerine ücretsiz danışmanlık ve destek sağlıyor. Oyuncuların yurtdışına transferden önce İsviçre’de kendilerini kanıtlamaları tavsiye edilirken yurtdışında  yedek değil, önemli bir parça olarak görülecekleri takımlara transfer olmaları öğütleniyor.”   Bu konuda Basel’le kazanılan şampiyonluklardan sonra transfer gerçekleştiren Shaqiri ve Xhaka öne çıkıyor. Bu iki ismin öne çıktığı bir başka konu da İsviçre Milli Takımı’nın son dönemde iskeletini oluşturan Arnavut asıllı oyuncular arasında olması. Yakın geçmişte Almanya ve Belçika’nın başarıyla uyguladığı göçmen gençleri ülke futboluna kazandırma projesi İsviçre’nin altyapı hamlesinin de temelini oluşturuyor. 250.000 ile İsviçre nüfusunun %2’sini oluşturan Arnavut/Kosovalılar ülke futbolu için çok değerli; Shaqiri ve Xhaka’nın yanı sıra Valon Behrami, Blerim Dzemaili, Pajtim Kasami gibi isimler takımda önemli yere sahip.
Shaqiri-Xhaka-Behrami: Kosovalı tayfa

Böylesine kapsamlı bir altyapı projesinin ciddi bir maddi boyutu da mevcut. Dünya Kupası’na katılım İsviçre’nin FIFA’dan bu proje için 5.5 milyon dolarlık bir yardım almasını sağladı ki, eğer Brezilya bileti alınamasaydı çalışmalar kesintiye uğrayabilirdi. “Dünya Kupası’na katılım en büyük önceliğimizdi. “ diyor Knabel, “Böylece federasyon İsviçre futbolunu tüm kategorilerde geliştirmeyi sağlayacak paraya sahip oldu.”
Dünya Kupası elemelerinde İsviçre dişine göre rakiplerin bulunduğu E grubunu 7 galibiyet, 3 beraberlikle namağlup lider tamamlarken 4-1 öndeyken 4-4’lük beraberlikle yetinmek zorunda kaldıkları İzlanda maçı dışında savunmada oldukça sağlam bir görüntü verdi. 

Tecrübeli kaleci Diego Benaglio’nun önündeki savunma tecrübeli isimler ve yükselmekte olan genç yıldızların bir bileşimi görünümünde; 30 yaşındaki Steve von Bergen elemelerde tek dakika bile kaçırmadı, eski Arsenalliler Philippe Senderos ve Johan Djourou Basel’in genç yıldız adaylarından Fabian Schar’la stoper rotasyonunu oluşturuyor. Schar elemelerde sadece 4 maçta forma giymesine rağmen attığı 3 golle takımın en golcü ismiydi. Bekler ise ataklara etkili katkılarıyla dikkat çekiyor; Juventus’un değişmezi haline gelen Lichtsteiner sağda,  sol bekteyse Wolfsburg’da forma giyen ve Bundesliga’nın en iyileri arasında gösterilen Ricardo Rodriguez takımın kanatlarını güçlü kılıyor. Orta sahada Napoliten bir hava hakim;  en sert ikili mücadelelere girerken veya en ince pasları atarken de görebileceğiniz kaptan Gökhan İnler “oyunu iki yönlü oynamanın” tanımını yaparken kulüp takımından da arkadaşları olan Valon Behrami ve Blerim Dzemaili ona eşlik ediyor. Hitzfeld’in  oynattığı defansif futbol nedeniyle aldığı eleştirilere  4-2-3-1 dizilimi ve ileri uçta genç oyuncuları tercih edişiyle verdiği cevap takıma bambaşka bir görüntü kazandırmış durumda. Eski bir kanat oyuncusu, şimdilerin merkez orta sahası 21 yaşındaki Granit Xhaka takım için çok önemli ve Hitzfeld onu daha önce çalıştırdığı Bastian Schweinsteiger’e benzetiyor.  Kanatlarda Basel’de de birlikte oynamış Shaqiri-Stocker ikilisi oldukça etkili. İsviçre’nin en çok, belki de tek  zorlandığı bölge forvet. Milli takım tarihinin en golcü oyuncusu Alexander Frei ve Marco Streller’in vedaları sonrası bir türlü istikrarlı bir santrforları olmadı. Haris Seferovic, Eren Derdiyok, Admir Mehmedi  ve  Mario Gavranovic forvet rotasyonunda yer alıyorlar ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, elemelerdeki en golcü isimlerinin sadece 4 maç oynamış 3 gollü bir stoper olması ileri uçtaki sıkıntılarının en belirgin kanıtı.

GENERAL: OTTMAR HITZFELD


İsviçre sınırına yakın bir Alman şehri olan Lörrach’da doğan Hitzfeld, gerek futbolculuk gerekse teknik direktörlük kariyerlerine İsviçre’de başladı. Borussia Dortmund ve Bayern Münih’le birer Şampiyonlar Ligi kazanıp birini de finalde kaybeden Hitzfeld 2 kez Dünya’da yılın teknik direktörü seçilirken taraftarlarca Bayern Münih ve Bundesliga tarihinin gelmiş geçmiş en büyük teknik direktörü unvanlarına layık görüldü.  Bayern’den ayrıldıktan sonra 2008 Avrupa Şampiyonası’nın ardından İsviçre Milli Takımı’nın başına geçen Hitzfeld takımı 2010 Dünya Kupası’na taşıdı ve ilk maçta turnuvaya son Avrupa şampiyonu apoletiyle gelen İspanya’yı devirmeyi başarmasına rağmen kalan iki maçta alınan 1 puan gruptan çıkılmasını engelledi.
Hitzfeld Dünya Kupası’nın ardından mevcut altyapı projesini benimseyerek milli takımı gençleştirirken savunma ve hücum futbolunu çok iyi harmanlamayı başardı. Bu turnuvanın ardından teknik direktörlük kariyerine son verecek Hitzfeld “İsviçre Milli Takımı’na bir miras bırakmak istediğini” belirtirken kendi deyimiyle son turnuvasında partiyi erken terk etmemekte kararlı; “Dünya Kupası’na 3 maç oynayıp eve dönmek için katılmıyoruz!” Tam da “General” lakabına uygun bir demeç.  Bu arada Hitzfeld’in iki Dünya savaşında da görev almış general  bir amcası  (Otto Hitzfeld) olduğunu belirtelim!)

DÜNYA SIRALAMASINDA NASIL ÜST SIRALARA ÇIKTILAR?

Elemelerde nispeten kolay bir grubu lider tamamlayan İsviçre’nin FIFA sıralamasında 7. Sırayı alarak Dünya Kupası kura çekimine birinci torbadan katılacağı belli olduğunda yer yerinden oynadı. Tabi ki tepkilerin odak noktasını FIFA Başkanı Sepp Blatter’in memleketine bir lütufta bulunduğu iddiası oluşturuyordu. Özellikle sıralamada hemen altlarında kalan İtalyanların tepkisi yoğundu. Peki durumun açıklaması neydi?

FIFA’nın mevcut sıralama puantajı son 4 yılın maçlarını baz alıyor; kime karşı oynandığı, maçın statüsü, rakibin hangi kıtadan olduğu gibi etkenler önemli. 2010 Dünya Kupası şampiyonu İspanya’yı yenmek piyangonun İsviçre’ye vurmasına yardımcı oldu. Grubunu 7 galibiyet, 3 beraberlikle namağlup tamamlayan İsviçre 14 resmi maçtır kaybetmiyor. İtalya ise liderliği garantilemesinin ardından son maçlara formalite gözüyle bakmanın bedelini ödedi; yedek ağırlıklı kadrolarla çıktıkları Danimarka ve Ermenistan maçlarında aldıkları beraberlikler Dünya Kupası kura çekimine birinci torbadan girmelerini engelledi.
Tabi işin bir de hazırlık maçları kısmı var. Özellikle Dünya Kupası sezonunda karşılaşacağınız rakipleri doğru seçip sahada iyi sonuçlar almanız gerekiyor. Hollanda’nın Endonezya, İtalya’nın San Marino ile galibiyetine neredeyse puan verilmeyen maçlar yapması hata olarak gözüküyor.  Ayrıca İtalya güçlü takımlarla oynadığı maçlarda da parlak bir karneye sahip değil; Hollanda ve Brezilya ile berabere kalıp Arjantin’e yenildiler. 2013 yılında herkesten daha az (2) hazırlık maçı yapan İsviçre ise hedefi 12’den vurdu; Yunanistan’la berabere kalıp Brezilya’yı mağlup ettiler! 2012’deki hazırlık maçında Almanya’yı 5-3 mağlup etmeleri de onlara hatırı sayılı miktarda puan getirdi tabi.

Kimilerine göre İsviçre’nin birinci torbada yer alması için “bir takım ayarlamalar” yapıldı, kimileriyse onların zaten çarpık olan sistemi lehlerine çevirecek bir strateji izlediklerini düşünürken İsviçre Futbol Federasyonu Başkanı Peter Gillieron bu tartışmalara cevabını şöyle veriyor;
“Böyle tartışmalar için harcayacak ne enerji ne de zamanımız var. Bu tip tartışmalarla bir sonuca varılamaz ve biz futbolla ilgili gerçeklerin sahada ortaya çıkacağına inanıyoruz.”
Oldukça kendinden emin bir açıklama. Peki İsviçre Dünya Kupası’nda Fransa, Ekvador ve Honduras’la karşılaşacağı E Grubu’ndan çıkabilir mi? Gary Lineker onlardan hayranlıkla bahsediyor; “İsviçre’nin birinci torbada yer alması birçok tartışmaya sebep oldu ama bu seviyedeki takımların ortak bir özelliği vardır, o da mağlup edilmesi zor takımlar olmaları. Geçmişte sıkıcı futbolları nedeniyle kötü bir üne sahip olsalar da son yıllarda genç yetenek üretiminde önemli bir başarı sağladılar. Bu genç takım önemli işler yapabilir, ancak bu turnuva onların parlaması için fazla erken de olabilir.”

E Grubunun ilginç yanı İsviçre’nin Fransa ve Honduras’la önceki  turnuvalarda karşılaşmış olması. 2006’da oldukça başarılı bir mücadele sergiledikleri maçta berabere kalıp grubu üstlerinde tamamladıkları Fransa final oynarken 2010’daysa İspanya’yı yenip önemli bir avantaj elde etmiş olmalarına rağmen son maçta bir türlü kilidi açamayarak Honduras’ı mağlup edemeyince gruptan çıkamamışlardı.

 İsviçre ile Fransa’nın arasındaki son 3 karşılaşma da resmi maç statüsündeydi ve bu maçların tamamı kısır skorlu beraberliklerle sona erdi. (0-0, 1-1, 0-0) Geçmiş tecrübeler ve gücünü savunmasından alan Ekvador’un varlığı İsviçre’nin bu turnuvada da sıkıcılık etiketinden kurtulmasının zor olduğunu gösterse de gruptan çıkma konusunda Fransa ile birlikte favoriler. 
 General Hitzfeld’in görkemli vedasında sahne alacak bu heyecan verici ekip turnuvada ses getirmeyi amaçlıyor ve 2014 Brezilya onlar için en uygun vitrin görünümünde. 

Not: Bu yazıyı FFT Şubat sayısı için yazmıştım ve o günden bugüne ufak tefek değişiklikler oldu. Ülke futbolunun lokomotifi Basel'in gelecek sezon Şampiyonlar Ligi'ne ikinci torbadan katılacak olması bu yazıda anlatılan altyapı hamlesinin meyvesini verdiğinin kanıtlarından olsa gerek. Takım oynadığı iki hazırlık maçındaysa eski sıkıcı görüntüsünden pek sıyrılamadı; Jamaika'yı 1-0, Peru'yu 2-0 yendiler. Her ne kadar Hitzfeld aksini iddia etse de bu kupada da öncelikleri savunma güvenliği olacak gibi. Yine de turnuvanın gruptan çıktığı halde ilginç işler yapabilecek takımlarından biri durumundalar.

5 Haziran 2014 Perşembe

Bir jenerasyondan çok daha fazlası: Belçika


Not: Bu yazıyı FFT Kasım sayısı için yazmıştım. Son zamanlarda gelen "Belçika ile ilgili değerlendirme yazısı yazar mısın?" sorularına istinaden kendisini bloga taşıyayım dedim. Tabi yazıdan sonra Adnan Januzaj milli takıma çağrıldı, milli takımın Dünya Kupası resmi şarkısı belli oldu, Benteke sakatlanıp turnuvayı kaçırdı falan filan, onları göz önünde bulunduracaksınız artık. Zaten yazı genel olarak Belçika'nın altyapı gelişimiyle alakalı. Keyifli okumalar.

BİR JENERASYONDAN ÇOK DAHA FAZLASI: BELÇİKA MODELİ

“Herkes kadrolarındaki yetenek patlamasına imreniyor, peki Belçika futbolun süper güçlerinden biri olma aşamasına nasıl geldi?”
Çeşit çeşit çikolata ve bira, Brüksel lahanası, waffle, Şirinler ve Tenten gibi çizgi roman klasikleri, İngiliz yazar Agatha Christie tarafından yaratılmış ünlü dedektif Hercule Poirot ve hatta Jean-Claude Van Damme… Tamam, konumuza dönelim! Futbol, bu küçük ve yaratıcı ülke için hiçbir zaman söz konusu olabildiği bir alan değildi. Komşuları Hollanda dünya futboluna Total Futbol’u armağan ederken onlar dönemsel birkaç başarıdan öteye gidemedi. Ancak şimdi Hollanda’yı bile kıskandırabilecek bir jenerasyona sahipler! Peki bunu nasıl başardılar?

Geçmiş ve Bugün
Ülkenin futboldaki en büyük başarıları 1980’li yıllardaki jenerasyonla geldi; 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda beklenmedik bir sürprize imza atan Kırmızı Şeytanlar dörder takımdan oluşan iki grubun yer aldığı turnuvada İngiltere, İtalya ve İspanya’yı geride bırakarak finalde Batı Almanya’ya rakip olmuş ancak 88. Dakikada Hrubesch’in golü sonrası ikincilikle yetinmişti. İkinci önemli başarıyı ise 1986 Dünya Kupası’nda yakaladılar; yarı finale kadar yükseldikleri turnuvada önce Maradona’lı Arjantin’e ardından Platini’li Fransa’ya mağlup olarak dördüncülükle yetindiler. Bir daha da bu tarz başarılar elde edemediler.
                                                   "Maradona gören masum Belçikalılar"

“Hakan Şükür’ün golü rönesansı başlattı!”

Komşusu Hollanda ile birlikte Euro 2000’i düzenleyen Belçika ilk maçta İsveç’i yenip umutlansa da kalan maçlardan puan çıkaramayınca grubu üçüncü sırada tamamladı ve elendi. Burada en kritik karşılaşmayı Türkiye’ye karşı oynadıklarını belirtmek gerek; hafızamıza “Hakan Şükür’ün adeta uzayarak attığı kafa golü” ile kazınan maç Belçikalıların yeniden yapılanmaya gitmesinde önemli bir yere sahip. Şu an milli takım teknik direktörü olan Marc Wilmots’un o maçta sahada olması da başka bir ayrıntı!
“Sil baştan!”

Federasyonun 2002 Dünya Kupası’nda gruptan ikinci olarak çıkan ancak hemen ardından Brezilya’ya elenen milli takım hakkında planları vardı, uzun vadeli planlar...

DETAYLARIYLA BELÇİKA MODELİ
Şu an Premier Lig’de 13 temsilcisi bulunan Belçika Modeli sıfırdan kurulmuş bir sistemin ürünü. Milli takımın fırtına gibi estiği 80’lerde lig rüşvet ve vergi kaçakçılığı skandallarıyla sallanıyordu. Bunun üzerine takımlara verilen ağır cezalara 90’lı yılların ortasında Bosman Kuralları da eklenince işler acınası bir hal aldı. Neyse ki Milenyum kurtuluşu da beraberinde getirecekti; 2002 yılında yapılan rekor yayın ihalesi takımları ihya etti; o güne dek yılda 2 milyon Euro kazanan kulüpler artık 16 milyon Euro’nun sahibi olacaktı. Bu da federasyonun uzun vadeli planları için yeterli finansmanın sağlanması demekti; … Altyapı anlayışında köklü değişikliklere gidildi; oyuncuların erken yaşta taktik gelişimini amaçlayan, top hakimiyetinden takım olmaya kadar her konunun birer birer ele alındığı akademiler komşu Hollanda’nın Total Futbol ekolü örnek alınarak yapılandırıldı. Öyle ki alt yaş kategorilerinde mücadele eden tüm takımların ortak bir dizilişi vardı; 4-3-3!

Tabi gözlemcileri de unutmamak lazım; sıkı çalışan scoutlar eski sömürgeleri Kongo başta olmak üzere Afrika’daki yıldız adaylarını lige kazandırdı. Bu konuda en ilginç örnek Yaya Toure, Emmanuel Eboue, Romaric, Gervinho gibi ilerleyen yıllarda Fildişi Sahili’nin altın jenerasyonunda önemli yer edinecek oyuncuları erken yaşta bünyesinde toplayan Beveren kulübüydü. Bunun dışında komşu ülkelerdeki akademilerde eğitim alan Belçikalı gençlerin gelişimi de her daim radardaydı; Eden Hazard ve Kevin Mirallas Fransız Lille, Jan Vertonghen ve Thomas Vermaelen de Ajax akademilerinde tamamladılar eğitimlerini.
Tüm bunlar Belçika Ligi’ni genç yetenek kaynayan bir madene çevirdi. Öyle ki Belçika,oyuncu satışından elde edilen gelir sıralamasında Brezilya ve Portekiz’in ardından üçüncü sıradaydı. Anderlecht ve Standard Liege ülkenin Porto’su haline gelmişti. Anderlecht uluslararası gözleme U17 seviyesinde başlarken Standard, Fellaini-Defour-Witsel üçlüsü gibi yıldızları çıkardığı altyapı akademisine tam 18 milyon euroluk yatırım yaptı.

BAŞARININ ÜÇLÜ SIRRI: EĞLENCE, EĞİTİM , TECRÜBE
Belçika Futbol Federasyonu’nun 2010 yılındaki UEFA Study Group çalışmaları için hazırladığı slayt dosyasında ülke futbolundaki yetenek patlamasına yol açan felsefe basit bir dille anlatılıyordu. Üç başlıktan kısaca söz etmek gerekirse;
1.       EĞLENCE
-Küçük yaşta başlayan öğrenme aşaması eğlenceli kılınmalı, böylece antrenman ve maçlardan keyif alınması sağlanmalıdır. Bu, 5 yaştan profesyonel futbol seviyesine kadar değişmez bir kuraldır. Her oyuncu futboldan keyif alır, (en az yetenekli olan dahil!) topla sık sık buluşur, gole yakındır. Yani özgürce oynar. Antrenörler ve ailelerin sonsuz desteği söz konusudur, öyle ki bazı antrenmanlara ebeveynler de katılır!
2. EĞİTİM
Belçika’daki tüm takımlar yüksek tempoya dayanan atak futbolunu ve 4-3-3 dizilimini benimsemiş durumda, ancak U11’den U14 seviyesine kadar hakim olan taktik 3-4-3. Savunmada adam adama değil alan savunması esastır ve bu takımdakilerin oyunu okuma, inisiyatif alma, iletişim ve konsantrasyon yetilerini güçlendirirken kolektif bilinci de geliştirir. Eğitimden bahsetmişken oyuncuların okul durumlarının desteklendiğini de belirtmek gerek; kulüplerin Fransızca ve Flamanca dilde eğitim veren okullarla özel anlaşmaları bulunuyor.
3.TECRÜBE
Her oyuncunun, hata yapan veya takım arkadaşları kadar yetenekli olmayanların dahi tecrübe kazanması esastır. Bu da Belçika Ligi’nin altyapıdan gelen oyuncuların en çok şans bulduğu liglerden biri olmasını açıklıyor.

MODELİN ASLALARI
Belçika futbolunun yükselişinde yapılması gerekenler kadar kaçınılması şart davranışlar da yer tutuyor. Federasyonun slaytında kesin bir dille üstü çizilen davranışlar ise şunlar;
-          Çocuklara yetişkinler gibi antrenman yaptırmak
-          Herkese eşit süre vermemek
-          Kenardan sürekli direktif verip hatalarını bağırarak oyuncuların özgüvenini zedelemek
-          Daha az yetenekli oyuncuları ihmal etmek
-          Maç esnasında sürekli ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini söyleyerek oyuncuların inisiyatif alma yetisini köreltmek

Yukarıdaki prensiplere göz attığınızda altyapı modelimizin (tabi bir modelimiz varsa) Belçikalıların paralel evrendeki zıttı olduğumuz ortaya çıkıyor. Haliyle Belçikalılar seri yıldız üretimine geçmişken “Bizde niye yok” deme hakkımız ortadan kalkıyor!

GELELİM ALTIN JENERASYONA
Mevcut jenerasyon ilk çıkışını 2007’deki Avrupa U17 Şampiyonası’nda yarı final oynayarak yaptı. Bir sene sonra Pekin Olimpiyatları’nda dördüncü olan ekip bugünün yıldızlarını barındırıyordu. Saha içinde olduğu kadar dışında da iyi anlaşan oyuncular lisede birbiriyle çok iyi anlaşan arkadaş gruplarını andırıyor. (Esprileri ve dışadönük tavırlarıyla çete lideri konumundaki Eden Hazard ve arkadaşlarının eğlenceli videolarına YouTube’dan erişmek mümkün)Tarihinin en göz alıcı jenerasyonuna sahip olan Belçika’nın 12 oyuncusu Premier Lig’de forma giyiyor. Her mevkide bol alternatife sahip genç ve yetenekli kadrodan beklentiler de haliyle çok büyük.


KALE
Sunderland’de geçirdiği 3 yılın ardından Liverpool’a transfer olan ve daha ilk lig maçından itibaren Pepe Reina’yı unutturan Simon Mignolet Premier Lig’in en iyi kalecilerinden biri ve henüz 25 yaşında. Diğer kaleci mi? O da Atlético Madrid’deki performansıyla gelecekte dünyanın en iyisi olmaya aday olduğunu gösteren 21 yaşındaki Thibaut Courtois.

DEFANS
Premier Lig’de zirve yarışı veren takımların en güvenilir isimleri bu jenerasyonun ürünü; Vincent Kompany ve Thomas Vermaelen takımlarının kaptanlığını yaparken Jan Vertonghen de kısa sürede Tottenham taraftarının sevgilisi oldu. Bu isimlerin dışında Atlético Madrid’e transfer olan Toby Alderweireld, takımın en yaşlı ismi konumundaki tecrübeli Daniel Van Buyten, Zenit’in solak stoperi Nicolas Lombaerts de göze çarpan isimler. Sebastien Pocognoli dışında net bir şekilde “bek” olarak tanımlanabilecek bir oyuncuları olmasa da altyapıda aldıkları özgürlükçü futbol eğitimi onlardan bek olarak oynayabilen teknik stoperler yaratmış durumda.

ORTA SAHA
Takımın en şenlikli kısmı… Ortada görev alan Witsel, Fellaini , Defour , Dembele ve De Bruyne gibi isimlerin yanı sıra kanatlarda da yetenek patlaması yaşanıyor; Eden Hazard, Kevin Mirallas, Nacer Chadli, Dries Mertens ve PSV’deki performansıyla kendine hayran bırakan 17 yaşındaki Zakaria Bakkali… Aralarından sadece beşini seçmek zorunda olmak haksızlık! (Ekleme: Adnan Januzaj)

FORVET
Premier Lig’e damga vuran iki yok edici Belçika’nın ileri ucundaki hedef santrfor olabilmek için rekabet halinde. Aston Villa’da rüştünü ispat eden Christian Benteke çok büyük ihtimalle bu yaz düzenlenecek Dünya Kupası’nın ardından dev bir takımın yolunu tutacak. Romelu Lukaku ise kendisini kiraya gönderen Jose Mourinho’ya Everton formasıyla mesaj göndermekle meşgul. Gelecek sezon Chelsea’nin ileri ucunda yer almaması sürpriz olacaktır. İkisi de çok güçlü, teknik ve bitirici. Rakiplerin işi gerçekten çok zor.
(Not: Benteke sakatlanınca bu paragraf tümden değişti tabi. Lukaku as forvet, Michy Batshuayi ve Divock Origi yedekteki silahlar. Yine de sağlam)

PEKİ 2014 DÜNYA KUPASI?
Önceleri onlardan “Belçika’nın kadrosu da fena değil” diye bahsedilirken artık milyonlarca futbolseverin 2014 Dünya Kupası’ndaki gizli favorisi halindeler. Öyle ki, değişik ülkelerde birçok hayranı bulunan takım Avrupa futbolunun yakın gelecekteki süper güçlerinden biri olarak gösteriliyor. Peki bu yaz yüksek beklentileri karşılayabilirler mi?
Avrupa Şampiyonası tarihi 1980’de finale yürüyen büyüklerinin, 92’de plajdan kopup gelerek şampiyonluğu kazanan Danimarkalıların ve 2004’de hiç şans tanınmayan Yunanistan’ın başarı hikayelerini yazıyor. Dünya Kupası’nda da yakın tarihte sürpriz yapan ülkelere baktığımızda ’98 model Hırvatistan, 2002’nin Türkiye ve Güney Kore’si ve 2010’da yarı final oynayan Uruguay karşımıza çıkıyor. Bu yaz Brezilya’da düzenlenecek Dünya Kupası’na birçok güçlü takımın katılacağı düşünülürse ilk büyük turnuvasını yaşayacak Kırmızı Şeytanlar’ın işi zor gözüküyor, ayrıca önlerinde yıllarca büyük beklentiler yaratan fakat bir türlü o beklentileri karşılayamayan Portekiz’in altın jenerasyonu gibi bir örnek var. Yine de kura şansı gibi bir faktörü de göz ardı etmemek gerek. Hoş, onlar 2010-2011 yılları arasında tam 541 gün boyunca ortak bir hükümet dahi kuramayan “ayrı dünyaların halkları” Valon ve Flamanları birleştirmeyi başarmış bir ekip, yani isimlerinin geçtiği her yerde umut olmaması için hiçbir sebep yok.


NOT: Belçika Futbol Federasyonu'nun bu yazıda geçen altyapı ilkelerinin bulunduğu ve UEFA'ya yapılan sunumu şuradan inceleyebilirsiniz. Basit bir dille anlatılmış ancak etkili bir sunum;