20 Mayıs 2015 Çarşamba

Mutlu olabilirdik


Her şeyi anlatmaya en baştan başlayıp uzatmaya gerek yok. Kısaca, Euro2008 günlerinde "Keşke bize baksa" diye iç geçirilen adamla şu an ayrılmayı kafasına koymuş ama bunu nasıl dile getireceğini bilemeyen ve birbirinin yüzüne bakamayan sevgililer gibiyiz. Hayat gerçekten Beşiktaşlılara çok tesadüf.

Beşiktaş ve Bilic birbirine mecbur iki sevgili gibi. İkisi de daha iyisine layık olduğunu düşünse de aslında kazın ayağı öyle değil ve birbirlerine tahammül etmek şu an yapacakları en doğru tercih gibi görünüyor. Beşiktaş borç içinde, transferde manevra alanı yok denecek kadar kısıtlı ve mevcut göçebelik hali yarım sezon daha sürecek bir takım. Bu takımın gerilemeden şimdikinden daha iyi hale gelmesini sağlayacak ve kulübün ikna edebileceği hoca sayısı yok denecek kadar az, kalan tüm isimler hayal. Gelin itiraf edelim, Beşiktaş an itibariyle çekici bir kulüp değil ve bu durumdaki bir geminin dümenine ancak bir maceraperest geçer. Bilic'in durumu da pek farklı sayılmaz aslında. Newcastle ve West Ham gibi takımlarda diken üstünde geçireceği, kendini acilen kanıtlamasının beklendiği işler dışında yüksek profilli seçenekleri yok.

Çoğu Beşiktaşlının aklında aynı soru vardır sanırım; Arsenal-Tottenham-Liverpool maçlarında sergilenen disiplinli, sakin ve düzenli futbolun neden lige yansımadığı sorunsalı. Bilic öncesindeki sezonda takımın ligde 49 gol yediğini, çılgın bir karambol futbolu oynadığını düşünürsek 1.5 sene içinde yenilenen takımıyla yukarıda saydığımız 3 baba İngiliz takımından 6 maçta sadece ÜÇ (onların da biri penaltıdan) gol yemiş olması rüya gibi. Bir Türk takımına Avrupa'da bu kadar disiplinli futbol oynatıp sonuç almak benim için Süper Lig'in süper derbilerinden birini kazanmaktan çok daha zor, çok daha saygıya değer bir şey.



Şundan bahsediyorum. Şu disiplini 6 zorlu maça yayıp sonuç alabilmek 2 sezonda bir Fenerbahçe veya Galatasaray galibiyeti almaktan çok daha zor olmalı. Hiç takım çalıştırmadığım için bilemiyorum ama benim mantığım böyle işliyor. Lakin galibiyetin şart olduğu Liverpool maçında ayakları titremeyen, sabırla doğru futbolu oynayan takımın Galatasaray ve Fenerbahçe karşısında dizginlerinin çekilmesini anlayamıyorum. Takımda oyunun yönünü değiştiren, tempo ayarlayabilen, dikine gidebilen tek çift yönlü orta saha olan Tolgay'ın her maçın en kritik bölümünde oyundan ilk çıkan olmasını, Mustafa Pektemek'in Cenk Tosun'dan nasıl daha fazla krediye sahip olduğunu, geçen sezon Pedro'nun Necip sakatlanana kadar nasıl forma şansı bulamadığını anlamadığım gibi. 65. dakikadan önce neden değişiklik yapmadığını, çoğu hamlesinin aynı görevdeki oyuncuları çıkarıp sokmaktan ibaret olmasını anlayamadığım gibi. Takımın mucize gibi gözükse de halen şampiyonluk şansına sahip olarak çıktığı bir maçta yokları oynamasına ne demeli? Tamam, bunlar genç oyuncular ve Akhisar maçından sonra şampiyonluk şansı kırıntılara dönüştükten sonra psikolojik yıkım yaşamış olabilirler ama ikinciliğin bile altın değerinde olduğu şu ortamda Konyaspor maçına onları hazırlayamamak? Bilic çoğu zaman kendi yaşadığı yıkımları, umutsuzluğunu, panik halini saklayamıyor ki takımı sakin tutsun.


İki sezondur başında olduğu takımla İnönü'de gerçek bir iç saha maçına çıkamadığını, başına saçma sapan olayların geldiğini ve çok yıprandığını biliyorum. Hakeme defalarca, ağız dolusu "Allah belanı versin" diyen teknik direktörün, selam verir gibi "Fuck off" yağdıran oyuncuların yaptırımla karşılaşmadığı ligde 4. hakeme "Shame on you" dediği için 3 maç ceza aldığını da. Aklınızdan geçen tüm o etkileyici teknik direktör isimlerini, Lucien Favre'ı (ki kendisi Bundesliga organizasyonunu eleştiren bir mükemmeliyetçidir), Bielsa'yı, Martin O'neill'ı bir kenara bırakın, çünkü hepsi aynı muameleyi görecek. Napoli deplasmanında sinirden şu hale giren Klopp'u Türkiye'ye getirsen sinirden devre arasında bileklerini keser. Takımın başındaki adamdan çok daha fazlasını gerektiren bir dinamik var ve bu konuda Bilic'in yalnız bırakıldığını kabul etmek zorundayız.

"Ee?" dediğinizi duyar gibiyim. "Ne diyorsun yani, Bilic kalmalı mı?" İkinci paragraftaki duruma dönüyoruz. İki teknik direktör dışında kalan her isim tutması mucize bir kumar. Onlar da zaten herkesin ismini saydığı Şenol Güneş ve Mircea Lucescu.




Şenol Güneş bu sezon ligin tartışmasız en keyif veren futbolunu oynayan Bursaspor'un mimarı, yerli oyuncuların potansiyellerinin zirvesine çıkmasını sağlayan bir simyacı ve "ligi iyi tanıyan" bir hoca. Başına gelenlerden dolayı Beşiktaş'ı çalıştırırken saçma sapan kararlar karşısında kendine zarar vermeyeceği de kesin. Peki Bursaspor'dan ayrılır mı? Bunu bilemiyoruz.

Lucescu ise Galatasaray'la mütevazı ötesi kadroyla şampiyonluk yaşamış, Beşiktaşlıların halen gözünün önünden gitmeyen 100. yıldaki şampiyonluğun ve Avrupa'da (Bilic'e benzer şekilde) omurgalı futbolun mimarı, Türkiye'de işlerin nasıl işlediğini en iyi bilen isim. Nasıl gittiği ve Beşiktaş'ın nasıl 20 yıl geriye götürüldüğü biliniyor. Geride kalan 11 yılda çok değişti, Shakhtar'da neredeyse sınırsız olanaklarla, herkes tarafından saygı duyarak sakince işini yaptı, büyük başarılar kazandı. Bunca şeyi başardıktan sonra yapım aşamasındaki, transfer olanakları sınırlı Beşiktaş'ın başına geçip medya soytarılarının diline, yetersiz ve bazen art niyetli düdüklerin insafına kalmaya evet der mi? Bilemiyorum Altan, bilemiyorum...

Bu iki isim dışındaki herkes kumar. Ersun Yanal mı? Kariyeri boyunca oynattığı yüksek kondisyon ve orta sahadaki Yugoslav faullerini barındıran kora kor futbolu Fenerbahçe'deki gibi oynatabilir mi? Derbi öncesi en önemli oyuncularından biri çizgiye bastığı için kırmızı kart gören Beşiktaş'tan bahsediyoruz. Üstelik kadrodaki tüm bekleri üst üste koysak Fenerbahçe'de oyun kurucu gibi oynattığı ve büyük verim aldığı Caner'in yarısı kadar katkı vermez.

Jorge Sampaoli, Rene Girard, Francesco Guidolin, Viktor Gonçarenko, Luciano Spalletti hatta Gustavo Matosas? Çok romantik, kağıt üstünde çok güzel isimler. Peki bu adamların Bilic'le aynı sonu yaşamayacağının bir garantisi var mı? Yalnız bırakıldıkları ve saha dışındakiler görevlerini yeterince yapmadıkça yok.

Televizyon kanalları, muhabirler aynı şeyi, Bilic'le iplerin koptuğunu söylüyor. Belki Bilic 2 sezon sonunda başına gelenlerin katkısıyla şeytan olmayı öğrenecek, takımı getirdiği noktanın da ötesine taşıyacaktı, belki de taktik ve duygusal defolarını örtmeyi beceremeyip daha da büyük bir yıkım haline sokacaktı takımı ve kendisini. Gerçekten bilmiyorum ama tek bildiğim şey başlıktaki cümle; mutlu olabilirdik.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Avrupa'nın underrated oyuncuları-2

Listemizin ilk kısmı ısınma turu gibiydi. Avrupa'da underrated oyuncu bitmeyeceği gibi sizden gelen öneriler, kenara köşeye alınan notlar derken bu seri birkaç yazı daha sürecek gibi. Neyse, giriş kısmını uzatmadan sadede gelelim.

PASCAL GROSS

Avrupa'nın en büyük 5 futbol ülkesinden birinde forma giyen ve 31 maçta 7 gol, 22 asistlik performansa imza atan bir oyuncu nasıl underrated kalabilir? İkinci ligde oynuyorsa kalabilir. Audi'nin sponsorluğunda akıllı hamleler yapan ve Bundesliga'ya yükselmesi an meselesi olan Ingolstadt'ın en önemli parçalarından birisi Gross. İstatistiklerini gören herkes bu kadar asisti nasıl yaptığını merak ediyor (hatta bir keresinde 4-1 kazanılan bir maçta 4 asist yapmış). Cevap; genellikle duran toplardan yapmış. Pascal Gross tam bir duran top ustası ve topu istediği yere rahatlıkla gönderebiliyor.


10 numara giyiyor oluşu ve yüksek gol-asist sayısı sizi yanıltmasın, kendisi tam bir 8 numara. Genellikle 3'lü merkez orta saha kullanan Ingolstadt'ta savunmanın önünde Brezilyalı stoper Roger kesici olarak görev alırken ABD'li Alfredo Morales de işin savunma kısmıyla uğraşıyor. Bu ikili Gross'un hücumlara yön vermesini kolaylaştırıyor. Savunma müdahalelerinde çok başarılı olmasa da özverili ve çalışkan bir oyuncu, izlediğim maçlarda geriye desteği hiç kesmedi rakibe baskı yaptı.

Ingolstadt seneye Bundesliga'da olacak ama Gross başka bir Bundesliga takımında olabilir. Son zamanlarda adı Borussia Mönchengladbach'la anılıyor. Böyle duran top kullandığı sürece de ligdeki takımların çoğunda yeri var.

FRANCESCO MAGNANELLI




Bu yazı dizisinin her sayısında sanırım bir İtalyan orta saha oyuncusu yer alacak çünkü İtalya'da isimsiz orta saha maestrosu bitmiyor. Sassuolo'nun büyük kaptanı Magnanelli de onlardan biri.

Chievo ve Fiorentina gibi kulüplere transfer olan ama buralarda şans bulamayan Magnanelli 2005'de 4. ligdeyken transfer olduğu Sassuolo ile Serie A'ya kadar çıkmış ve takımın sembolü olmuş. 300'ü aşkın maçta sadece 5 gol atmış olsa da işin ağır kısmında hep o var. Top kesiyor, ikili mücadeleye giriyor, orta sahanın ortasında aldığı topu etrafı kolaçan ettikten sonra sahanın diğer ucuna başarıyla gönderiyor.

Magnanelli'nin sözleşmesi sezon sonunda bitiyor ve Sassuolo taraftarları onun futbolu kendi kulüplerinde bırakmasını istiyor. O da sözleşmesini yenilemekten mutluluk duyacağını belirtmiş durumda ama sanki kariyerinin sonlarına doğru iyi bir takımdan teklif gelirse kabul edecekmiş gibi açık kapı da bırakmış.

DARIO DAINELLI

"Avrupa'nın en tutarlı takımı kim?" diye sorsanız Chievo derim. Savunma yapıyorlar, bunu gayet de iyi yapıyorlar. Bunda en büyük pay çok tecrübeli stoperlere sahip olmaları. Bostjan Cesar (32), Alessandro Gamberini (33) ve Dainelli'den oluşan bu rotasyon zaten rakibe pek açık alan bırakmayan oyun sisteminde tecrübeleriyle fark yaratıyor.

35 yaşındaki Dainelli ağır bir oyuncu olabilir ama ligin en az geçilen savunmacısı. Hava toplarında da kuş uçurtmuyor. Chievo'nun ligde kalma sırlarından birisi bu ihtiyar delianlı.



JONAS MARTIN




Montpellier çok ilginç bir takım. Başarılı sistemleri sayesinde düzen içindeki isimleri parlatabiliyorlar. Koscielny,Giroud,Stambouli,Cabella gibi Premier Lig'e yolladıkları oyuncuların dışında şu an ellerinde Morgan Sanson gibi bir yıldız adayı da var. Ancak ikinci cümlede bahsettiğim durumu en iyi özetleyen oyuncular Vitorino Hilton, Lucas Barrios, Anthony Mounier gibi daha "düz" ama üst düzey performans gösterenler. Jonas Martin de onlardan biri, en azından ilk bakışta.

Martin'in oyun içindeki önemini kavramak için biraz dikkatli izlemeniz gerekiyor. Forma numarasıyla özdeş mevkinin adamı olan Martin'in aslında mevkisiz bir oyuncu olduğu da söylenebilir. Oyun içindeki farkındalığı çok yüksek ve çok zeki bir oyuncu, bu da bir anda savunma arkasına koşu yapıp kalesini terk eden kaleciyi attığı şahane pasla avlamasını sağlayabiliyor. Morgan Sanson'a da dokunmak kalıyor...


Jonas Martin'in üst düzey çevre kontrolü baskı altındayken topu ayağından çabucak çıkarmasını ve bu pasların genelde başarılı olmasını da sağlıyor. Bir orta saha terminatörü veya pitbull değil ama ne zaman nerede duracağını bilen, zeki, bazen sahte bir kanat oyuncusu bazen gölge 10 numara olarak karşınıza çıkıp sizi kendine hayran bırakabilen bir oyuncu.

YASSIN AYOUB


Bazı oyuncular vardır, büyük bir takıma gidene kadar kolay kolay fark edilmezler. Ayoub sanırım onlardan biri çünkü halen Hollanda'nın büyüklerinde nasıl oynamadığını anlayamıyorum. Ajax çıkışlı Fas asıllı solak orta saha oyuncusu, milli takımlarda Hollanda formasını U17,18,19 ve 21 düzeylerinde giydi. Halen U21 milli takımında görev alıyor.

Teknik kapasitesi üst düzey bir 8 numara olan Ayoub ataklarda ceza sahası civarında oluşu ve şut imkanı bulduğunda "muhteşem sol ayağıylan" yapıştırmaktan kaçınmamasının yanı sıra araya bıraktığı enfes paslarla göz pası silebiliyor. Duran topların başına geçtiğinde içine Pirlo kaçtığını söylemek abartı olmaz, zaten bu sezon yanılmıyorsam 3 asist, 1 de golü var frikiklerden.

8 numara dedik ama kendisi kayarak müdahalede bulunmayı delicesine seviyor ve bu işte başarılı da. Aslında onun tek kişilik bir 6-8-10 orta saha üçgeni olduğunu bile söyleyebiliriz.



Geçtiğimiz yıl bir internet sitesi hakkında "IŞİD sempatizanı olduğu için hiç arkadaşı yok, kadınlarla konuşmuyor" gibisinden bir haber yapınca şoke olmuştum ama Oğuzhan Oğuz sağ olsun böyle bir durum olmadığını ve haberin asparagas olduğunu söylemişti. Zaten saha içinde bu kadar zeki birinin saha dışında böyle saçmalayacağına inanmak istemiyorum.

Bu arada kendisi devre arasında oynanan Borussia Dortmund-Utrecht hazırlık maçında 45 dakika oynadı ve o maçta baskı altında topu ayağından rahat çıkarışı, doğru yere pres yapması ve oyun görüşüyle beni etkilemişti. Bakalım sırada hangi kulüp var?



4 Mayıs 2015 Pazartesi

Avrupa'nın "underrated" oyuncuları

Underrated kelimesini Türkçe'ye "hak ettiği değeri görmeyen" olarak çevirebiliyor olsak da cümle içinde olduğu gibi kullanmak işimize geliyor. Zaten artık buna iyice alıştık; "Şu oyuncu çok underrated, bu adam overrated" gibi kullanımlar kimseyi şaşırtmamaya başladı. Bu yüzden yazının başlığında kelimenin olduğu gibi geçmesinin sorun olduğunu düşünmüyorum.

Underrated "hak ettiği değeri görmeyen" demek ama kişiden kişiye değişebilen bir kavram. Kime, neye göre underrated? Mesela PSG'de ve Fransa Milli Takımı'nda ilk 11'in değişmezi haline gelmiş, bonservisi 35-40 milyon euro dolaylarında (tahmini) olan Blaise Matuidi benim için hala underrated. Pozisyonunun en iyi 5 isminden biri olarak sayılmadığı sürece de underrated kalacak. Tabi bu yazıda Matuidi gibi isimlerden ziyade daha az bilinen veya yakın gelecekte underrated olarak görülmeyecek, underratedlığın son demlerini yaşayan isimlerden bahsetmeye çalışacağız o ayrı. Bu yazının devamı gelebilir, kenara köşeye not ettiğim birçok isim var. Önerilere de açığım bu arada.

N'golo Kante



Ligue 1'in mütevazı ekiplerinden Caen'in en değerli parçası Kante. 2 sezon önce Fransa 3. liginde oynarken şu sıralarda Ligue 1'in en iyilerinden. En önemliği özelliği bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve mücadeleciliği. Öyle ki Avrupa'nın (Büyük ihtimalle dünyanın) en çok top kazanan, en çok ikili mücadeleye giren oyuncusu konumunda. Ben de açıkçası uzun zamandır bu kadar enerjik ve tuttuğunu koparan bir orta saha oyuncusu hatırlamıyorum. Belki kariyerinin zirvesindeki Essien...

1.69 boyundaki "küçük dev" Kante'nin insanı şaşkına çeviren istatistikleri dışındaki özelliklerini izlerken fark ediyorsunuz; çok iyi alan parselleyen, nereye ne zaman baskı yapacağını çok iyi bilen, çok çalışkan bir oyuncu olmasının yanı sıra topla da başarılı. Dikine gidebilen, araya asist olabilecek paslar bırakan, oyunu üretkenlik de içeren Kante kuvvetle muhtemel bu yaz transfer yapacak. Adı daha önce Marsilya, Napoli ve sonrasında bazı İngiliz kulüpleriyle anıldı ve bu arada Caen'le 2016'ya kadar olan sözleşmesini 2 yıl daha uzattı. Bu sezon onu underrated olarak izlediğimiz son sezon olabilir.

Ha bu arada, "Bu adamın yapamadığı şey yok mu?" derseniz, boyunun verdiği dezavantaj yüzünden hava toplarında zorlanıyor doğal olarak. Onun dışında en üst seviyedeki bazı takımlar hariç oynayamayacağı takım yok. Sessiz sakin, çalışkan ve iyi niyetli olarak tanımlanan ve boş zamanlarını ibadetle geçirdiği söylenen Mali asıllı oyuncunun karakterinin de 10 numara olduğu ortada.


Kante'nin insanı şaşkına çeviren istatistikleri. Maç başına 4 top kapmak, 3 pas arası yapmak nedir?! Üstelik yaratıcılığı üst düzeyde tutarak. Kendisi ayrıca Whoscored'un verdiği bilgiye göre Avrupa'nın 5 büyük ligi içinde en çok top kapan oyuncu ve en yakın rakibiyle arasındaki fark 12. Bu yaz kendisini transfer eden takım kuvvetle muhtemel gelecek sezon orta sahasında elektrik üretecek.

Idrissa Gana Gueye

Kante ile ilgili paylaştığım yukarıdaki istatistiksel karşılaştırma görselinde yer alanlardan biri de Idrissa Gueye. Kante'nin insanüstü enerjisi sonucu ortaya çıkan istatistiklerin yanında gölgede kalır gibi olsa da enerjisi ve çalışkanlığıyla üst düzey takımlarda yer bulabilecek bir oyuncu, teşbihte hata olmayacaksa Matuidi'nin 1 seviye altı.

Bu sezona felaket başlayıp sonradan da pek toparlayamayan Lille'de yanındaki artık yaşını başını almış Balmont ve Mavuba ile orta sahayı toparlayan Gueye onlardan farklı olarak topu taşıyan, hücum oyuncularına serviste bulunan yapıda. Kendisinin halen underrated görülebilmesi hepimizin utancı ve artık daha iyi bir takımda oynaması lazım. Adı Arsenal'le anıldı, Liverpool'a da cuk oturur hani...

Daniel Baier

Listemizde sıra gerçek bir underratedda. Underrated kelimesi ete kemiğe bürünüp futbol sahasına çıksa Daniel Baier olurdu, bundan eminim.


30 yaşındaki Baier bu sezon özellikle ligin ilk yarısındaki performansıyla herkesi şaşırtan Augsburg'un kilit oyuncusu. 4-1-4-1 dizilişiyle oynayan takımda savunma ile hücumcular arasında yer alan Baier'de radar gibi oyun görüşü, mancınık gibi bir sağ ayak var. Takımın pas istasyonu ve topla ilerleyebilen biri olması da cabası. Gerek fizik yapısı (1.75 boy) gerekse yetenekleriyle Tolgay Arslan'a benzetebiliriz kendisini, Tolgay'dan fazlası da işin savunma kısmında daha iyi olması olur. Geçen sezon Bundesliga'nın en çok pas arası yapan oyuncusuydu, bu sezon da bunu çok iyi yapıyor.

2013 yılının Aralık ayında Guardiola'nın övgüsüne mazhar olan Baier, Pep de olmasa underrated gelip underrated gidecekmiş. Sözleşmesi 2016'da sona eriyor ve adı son zamanlarda Schalke ile de anılmaya başlandı. Bakalım kariyerinin son dönemlerini daha çok bilinen ve takdir edilen biri olarak geçirecek mi?



Per Ciljan Skjelbred

FM09'da cüzi bedellerle transfer edip insanüstü gelişimini izlemenin keyif verdiği orta saha oyuncularındandı Skjelbred. O zamanlar daha hücumcuydu, artık tam anlamıyla bir Box-to-box. 

Kendisi son dönemde oyuncu ve teknik direktör öğütücüsü haline gelen Hamburg'un kurbanlarından. 2011'de transfer olduğu takımda geçirdiği 3 yıl boyunca sadece 26 maçta şans bulurken performansı da kimseyi tatmin etmemiş, hatta onu balon olarak niteleyenler de çıkmıştı.

Bu sezonun başında 1.3 milyon euroya onu transfer eden Hertha Berlin'e ise piyango vurdu. Skjelbred'i geçen sezon kiralamışlar, neler yapabileceğini görmüşlerdi ama bu sezon yaptıklarıyla geçen yılki performansını da solladı. Artık 27 yaşında tecrübeli bir oyuncu olan Skjelbred Norveç Milli Takımı'nın da kaptanı konumunda. 

Mirko Valdifiori

İtalyan futbolunun en önemli parçalarından regista pozisyonunun underratedlığıyla ünlü ismidir Valdifiori. "Poor man's Pirlo" denebilecek, ünlü futbol yazarı James Horncastle tarafından "Taşralı Pirlo" olarak tanımlanan bu 29 yaşındaki adamın talihi kariyerinin son dönemecine hazırlanırken döndü. Önce İtalya Milli Takımı'na alınan ve İngiltere karşısında sahaya çıkan Valdifiori sonra da Napoli'nin transfer listesine girdi. Her ne kadar Empoli kulübü Valdifiori'nin sözleşmesini uzatıp sonra da bunu transfer haberi yapan Gianluca Di Marzio'yu mentionlayarak duyursa da kendisinin Napoli'ye transferi kimseyi şaşırtmaz.

6 sezondur Empoli forması giyen Valdifiori bu yıl Serie A'ya yükselen ve bonservis bedeli ödemeden sadece kiralık ve serbest oyuncuları bünyesine katmasına rağmen performansıyla takdir alan takımın kalbi konumunda. Bu sezon 7 asist yaptı, bunlar kah topu paraşütle altıpas içine gönderdiği köşe vuruşlarından kah üst düzey oyun görüşü ve tekniğini herkesin gözüne sokarcasına attığı ara paslarından geldi. Unutmadan, kendisi Serie A'da maç başına en çok pas yapan oyuncu konumunda.


Valdifiori'nin idol olarak gördüğünü söylediği Pirlo ile olan karşılaştırması.

Lasse Vigen Christensen




Listenin en ilginç ismi oldu, farkındayım. Championship'i düzenli olarak takip edemiyorum ama Christensen için bazı Fulham maçlarını izlediğim doğrudur.

Danimarka futbolunun mücevheri Eriksen Tottenham formasıyla herkesi kendine hayran bırakırken bir başka genç Danimarkalı yine Londra'da benzer etkiyi yapıyor. 16 yaşında transfer olduğu Fulham'da profesyonel sözleşmeye 2 yıl önce imza atan Christensen bu yıl düzenli olarak forma şansı bulmaya başladı, 24 maçta 5 gol 7 asist yaptı.

Christensen tam bir modern futbol ürünü; çok iyi bir box-to-box ama iki kanatta da görev alabiliyor. Korkusuzca rakiplerin üstüne gidip adam eksiltebiliyor ve forvetlerle bağlantıyı çok iyi kuruyor. Sakatlığı sonrası takımın en golcü ismi Rodallega'nın da formunun düşmesi çok önemli bir örnek. Christensen'in performansı üst üste 2 kez küme düşme tehlikesi yaşayan Fulham'ın tek tesellisi haline geldi bu sezon.

Christensen geçirdiği sakatlık nedeniyle 2 aydır sahalardan uzak ve bu sezonu kapattı ancak sakatlık öncesinde ismi ciddi ciddi Aston Villa ile anılıyordu. Bu yaz transfer yapması şaşırtmaz, Championship formunu Premier Lig'e de yansıtırsa kendisini alan takımı ihya eder.